13 Ocak 2014 Pazartesi

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-4

Yazar 39.sayfada, kendi ifadesiyle “ABD derin devletinin “Türklerin Orta Asya kökenini araştır dediği adam” olan Gene D. Matlock isimli bir Amerikalıdan bahsediyor. [1] Bu ismi Türk kamuoyu “Ey Dünya İnsanları! Hepiniz Türksünüz” isimli kitaptan hatırlar. [2] Bahsi geçen isimle ilgili internet üzerinden yaptığımız araştırmada herhangi bir akademik geçmişine rastlayamadık. Bir sır var ama ne?

Yazar bir sonraki sayfada şu hikmetlerde bulunuyor: “Avrupa’da Roma ve Antik Yunan’da bile ölü gömmek için toprağı kazma geleneği yoktur.”[3] Bu durumda İtalya yarımadasına M.Ö. 2. Bin yıl göçleriyle yerleşen İtalikleri nereye koyacağız? Ayrıca yazar, Antik Yunan ve Roma’da herkesin lahti olduğunu falan zannediyor herhalde. Lahit yaptırma işinin parası olanlar tarafından uygulandığını, parası olmayanlarınsa bulundukları kültür ya da döneme göre yakılarak ya da gömülerek defnedildiğini herhalde bilmiyor.
Devamında “Bu bozkırlının geleneğidir. Adına da Kurgan denir! Kurgan kelimesinin dünyada sadece vardır! Başka hiçbir dilde yoktur. “ diyor yazar. Başka bir dilde karşılığının olmaması çok normal zira dünyanın bütün dillerine Türkçe’den geçmiş bir sözdür.

Devem edelim: “Bu millet milattan önce 7.000 yılında mezar kazmaya ve ölülerini gömmeye başlamıştır.”[4] Kanıt nerede? Arkeolojik delil olmadan, bu delilleri ortaya koymadan söylenen her söz, yazılan her yazı masaldır.

“Bu durumda Habil ile Kabil’in hikayesi ya Bozkırlı Türkün hikayesidir ya da Habil ve Kabil Türk atalarıdır. Kuran yalan söylemeyeceğine göre o zaman Adem’in çocukları bozkırlıdır. Başka izah tarzı olamaz.”[5]  Daha önce de söyledik, bir daha tekrar edelim. Böyle başı sıkıştıkça, kafalarındaki teorilere maddi delil bulamayınca dini kitaplara atıf yapılmasını, müsbet ilimler açısından doğru bulmuyoruz. Tamamen, sorgulamadan inanmayı gerektiren din olgusuyla, tartışarak gelişen bilim aynı şey değildir. İkisi birbirine karıştırılmaması gereken, apayrı kavramlardır.

Yazarın bundan sonraki bölümde yaptığı saptamaların bazılarına biz de katılıyoruz. Zira dünya yüzünde gerçekleşen her iyi şeyin ardında müphem bir Hint-Avrupalı arama sevdasına biz de karşıyız. Ancak, bir saçmalığa karşı çıkmanın yolu karşısına onunla aynı derecede başka bir saçmalık çıkarmakla olmaz. Yani yazarın yaptığı gibi “Mezar Kazma Kültürü protoTürkmen[6] kitleyi oluşturduğu gibi bu kültürün halefleri farklılaşarak Hind-Avrupa dillerini konuşan toplulukların da ortaya çıkışını belirlemiştir”[7] dememek gerekir. Hintlilerle Avrupalıların Türk soyundan geldiğini iddia etmek, 1930’larda Türklerin Beyaz Irktan Avrupalı olduğunu yazan bazı yazarların yazdıklarını hatırıma getiriyor. İkisi arasında herhangi bir fark yoktur.

Basklarla alakalı genel bilgilerde, onların hep Orta Avrupa üzerinden geldikleri anlatılırken yazara göre bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrikayı geçerek güneyden İber yarımadasına çıkmışlardır. [8] Tabii bunun kaynağı da diğer örneklerde belirttiğimiz gibi yoktur! Devamındaysa “Baskların ince boyunlu sivri dipli sürahi tekniği (Bell Beaker) bunun devamıdır. Daha sonra bu teknikten amforalar geliştirilecektir” cümlesinde arkeoloji, “Ayrıca Baskların konuştuğu dil her ne kadar Avrupalı dilciler tarafından bilinmeyen bir dil olarak tarif edilse de bitişken bir dil olmakla Altay Dil Ailesine mensuptur. Avar-Çeçen dilidir!”[9] hükmüyle de dil konusunda yeteneklerini gösterir. Ancak bu kesin hükümlerinde de kaynak göstermekten özellikle kaçınmakta olduğunu düşündürür.

Yazar, mezar kazma kültürünün tarihsel gelişimini anlattığı bölümde[10] dünya genelindeki tarih öncesi döneme ait çeşitli mezarlardan bahseden yazar, İsrail’deki Skhul Mağarasında bulunan ve 40.000 yıllık olduğunu söylediği iskeletlerden bahseder (ama bahsederken bu iskeletlerin Erken Homo Sapiens denilen bir geçiş türü olduğunu nedense belirtmez) ve şu müthiş buluşunu açıklar: “Ama daha ilginç bir şey vardır burada: mağara ve yığılan taşların tamamı yoğun bir biçimde kızıl aşı boyası ile boyalıdır!” [11] Başka bazı yerlerde de yazarın bu kızıl aşı boyasına büyük önem verdiğini, adeta o boyayı da Türkleştirdiğini görmekteyiz.[12] Ancak yazar, kızıl aşı boyasının doğadan üretilebilen en kolay boya olduğunu sanırım bilmemektedir. Ayrıca dediği gibi kızıl aşı boyasına bir kutsallık verilecekse iş tehlikeli yerlere gidebilir. Zira kızıl aşı boyası, ilk insanın ortaya çıktığı dönemden beri bilinmekte ve kullanılmaktaydı. En erken kırmızı aşı boyalı mezar örneklerine günümüzden yaklaşık 270 bin-170 bin yıl öncesine tarihlenen Zambiya’daki Twin Rivers bölgesinde rastlanılmıştır.[13] Bu durumda Zambiya’daki buluntuları da atalarımıza, ya da atalarımızı Zambiyalılara mı bağlayacağız?

Bir sonraki bölüm “Mezar Kazma İşlemi ve Mezar Odası” başlığını taşımakta olup yazarın bu bölümde iyiden iyiye arkeolojiye girdiğini görmekteyiz. [14] yazarın burada sözünü ettiği arkeolojik verileri şu an için tartışmayacağız ancak bir sözüne takılmış durumdayız. Yazar kurganlardan çıkan eşyaları anlattığı kısımda “Saka-İskit ve Sabar/Sarmat mezarlarında…” diye başlayan bir cümle kurmuş.[15] Bu cümleyle Sabarları da Sarmatlarla aynı gördüğünü göstermiştir. Ancak Sabarlar ayrı, Sarmatlar ayrı boylardır. Bunu da en ufak bir araştırmada isteyen görebilir.  








[1] Sf. 39.
[2] Gene D. Matlock, Ey Dünya İnsanları! Hepiniz Türksünüz, Hermes Yay: 2008  
[3] Sf. 40.
[4] Sf. 40.
[5] Sf. 40.
[6] ProtoTürkmen ne demek? Türkmen sözü tarih sahnesine ne zaman çıkmıştır? Vb soruları sorsak da doğru dürüst bir cevap alamayacağımızı düşündüğümüzden, bunları sormayı gereksiz buluyoruz. Yazar kitabın pek çok yerinde bu tabiri tekrarladığına göre, bunun basit bir hata olmadığı bellidir.  
[7] Sf. 42.
[8] Sf. 45.
[9] Sf. 45.
[10] Sf. 46
[11] Sf. 47.
[12] Sf. 50.
[13] Neyir Kolankaya-Bostancı, Anadolu’da Erken Prehistorik Dönem Kırmızı Aşı Boyası Kullanımı, Anatolia: 38, 2012.
[14] Sf. 50 ve devamı.
[15] Sf. 51. 

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-3

Yazar “Vistül Nehri bozkırlı yayılmasının son noktasıdır” diyor.[1] Basit bir dünya coğrafi atlasına bakarsanız zaten bozkır dediğimiz kuşağın sınırının Vistül Nehri olduğunu görürsünüz. Yani bu bir coğrafi zorunluluktur. Tarihin garip bir işi değildir.

“Kendi topraklarında krallıklarını ilan etmek için can atan derebeyleri için bu gelenler bulunmaz bir fırsat ve hazır kıta asker demekti bir de dillerini anlayabilseler”[2] cümlesinde de düzeltilmesi gereken yönler var. Öncelikle derebeylik adı verilen olgu, Roma’nın çöküşüyle birlikte hemen başlamış bir durum değildir. Romanın çöküşünden hemen sonra büyük ve merkezi krallıklar kurulmuş (İspanya’da Vizigot, Fransa’da önce Merovenj, sonrasında Karolenj sülaleleri. Almanya ve İtalya’da Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu gibi büyük krallıklar. Ancak 9. Yy’dan itibaren bu krallıkların güç kaybetmesiyle yerel feodal beyler güçlenmiş, feodal beylerin güçlenmesiyle de bahsi geçen merkezi krallıklar güçsüzleşmiştir. Bu da Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından neredeyse 5 yüz yıl sonrasının olayıdır.

Bir de aynı cümlede geçen istilacılarla yerli beylerin birbirlerinin dilini anlamaması meselesi de gayet doğaldır. Zira Latinleştirilmiş Keltlerle, sonradan Kuzey ve Doğu Avrupa’dan gelen istilacı Germenlerin dilleri, kökleri aynı da olsa birbirlerinden farklıdır.

Yazarın bir sonraki paragrafta geçirdiği “protoTürkmen”[3] sözü de ayrıca ve hem de çok fazla komiktir.

Bir başka harika “…İran’da da duramadılar. Türkiye’nin doğusundan Kafkaslara geçtiler ve Osetleri de yanlarına katarak M.Ö. 900’lerde pontik bozkıra çıktılar” sözüdür.[4] Bunun maddi delili nerededir diye sorsak alacağımız cevabı çok iyi bilmekle birlikte, yine de sormadan edemiyoruz. Bu belirtilen göç olayının arkeolojik ve tarihi delili var mıdır? Zira bahsedilen tarih, her ne kadar farazi Karanlık Çağlar içinde dahi olsa yine de etrafta yerleşik kültürlerin olduğu bir zaman dilimidir. Ayrıca çıktıkları söylenen bölgede o tarihte Kimmerlerin önemli ve büyük bir güce sahip olduklarını biliyoruz. O halde bahsedilen bu adsız grup, nereden ve ne şekilde oralara ulaştılar? Böyle bir göç, hiç olmamış olabilir mi acaba?


Bir sonraki sayfada başka bir harikayla karşılaşıyoruz: “Pontik bozkırda çoğalan Surubna Kültürünün evlatları olan diğer bir R1b’li M.Ö. 1.400-1.200 yıllarında bugünki Yunanistan’a girdiler. Atinalılar (Grekler) bunlara Dor diyecektir. R1b’li Dorlar daha sonra Spartayı kuracak ve Atina’nın başına bela olacaktır. Isparta(!) fiziken yendiği Atina’ya medeniyet ummanında teslim olur. Bu teslim oluş Dor erimesiyle Antik Çağın da başlangıcıdır aslında”[5] sözlerine ne diyeceğimizi, nasıl yorum getireceğimizi bilemiyoruz. Yazar bu sayede Dorların da Türk olduğunu kendince ispatlamış oluyor, biz de buna inanıyoruz öyle mi? [6]
Devam ediyoruz: “Bozkırlı protoTürk atanın sülbünden gelen Dor kitle Attik Kültür ve ardından gelen Hristiyanlık hamuruyla yoğrulunca yepyeni bir millet çıkarttı ortaya: Yunanlı!”[7]  Yani Orta Avrupa’dan güneye göç ederek gelen Dorlar, Hint-Avrupalı Dorlar yazara göre Türk oluyor. Pes diyorum, pes!

Bu bölümün en can alıcı kısmına geliyoruz şimdi. Can alıcı ama bir taraftan da can acıtıcı.
Yazar “Birçok İngilizin, Fransızın, İtalyanın, Basklının, Gregoryen Ermenisinin ve Acaralının damarlarında dolaşan aslında Türk kanıdır. Özellikle Rusların, Ukraynalıların, Baskların, İrlandalıların, İngilizlerin, Almanların, Macarların ve Hırvatların…” diyor ve devam ediyor “Bunu biz söylemiyorum.[8] Kim mi söylüyor? Bakınız kim?”[9] diyerek bir konuşma metni yayınlıyor.
Biz bu metni olduğu gibi aşağıya alıyoruz:[10] “Artık çok yönlü bir dış siyaset uygulamanın vakti gelmiştir. Bundan böyle tek yönlü Euro-Atlantik dış siyasetini sürdürmek bize zarardan başka bir şey getirmeyecektir. Bu dehşeti Strasbourg’daki “o malum” tartışmada yaşadık. Bugün Avrupa Birliği artık bir iflas masasındadır. Onun girdiği bunalım sadece derin ve çözümsüz bir mali buhran değil, aynı zamanda çok daha derin bir ahlaki yok oluştur. Avrupa’nın çöküşü artık geri döndürülemez. Avrupa’nın bu sıkıntıyı atlatacağına inananlar ham hayallerle avunuyor. Alman dış siyaseti için artık Avrupa Birliği hiçbir şey ifade etmiyor. Bu birlik artık “kimsenin birliğidir” ve sahipsizdir. Avrupa ise bir mali ve ideolojik savaş alanıdır artık. Eğer çıkmak mümkün değilse o zaman İngilizler gibi köstek olalım biz de! Macaristan’ın Türk Dünyası ile de ilişkiler kurması gerekir. Türk dünyası bize hem saygılı hem de bir akrabamız olarak bizi çok seviyor. Türkiye, Azerbaycan, Kırgızistan ve Kazakistan gelecek yıllarda ekonomik ve ahlaki bakımdan da dünyanın önde gelen ülkeleri olacaktır. Ve biz akrabalarımızla olmalıyız!” dedikten sonra arkadan ekler: “Ardından ne mi oldu? Macaristan Başbakanını istenmeyen kişi ilan ettiler. Birisi de yüzüne tükürdü!”[11]

Yazarın kitabından önceki alıntıdan anladığımız, bu son alıntıladığımız kısmın, yazarın iddia ettiği  “Birçok İngilizin, Fransızın, İtalyanın, Basklının, Gregoryen Ermenisinin ve Acaralının damarlarında dolaşan aslında Türk kanıdır. Özellikle Rusların, Ukraynalıların, Baskların, İrlandalıların, İngilizlerin, Almanların, Macarların ve Hırvatların…” sözünü destekleyecek mahiyette olduğuydu. Ancak görüldüğü gibi, yazarın alıntıladığı bu metnin, bir önceki konuyla uzaktan yakından alakası yoktur.
Ancakbu yazarın alışa geldiğimiz bir durumu olduğundan büyütülecek bir şey değildir. Bu kısımda asıl önemli olan şey başkadır. Yazar yukarıda alıntılamış olduğumuz metinle ilgili şu bilgiyi veriyor: “Macaristan Başbakanı Dr. Lazslo Maracs 17 Aralık 2011 tarihinde Avrupa Parlamentosunda yapmış olduğu konuşmayı…” [12]

İşte zurnanın detone ses çıkardığı yer burası. Önce başlayalım:
1.      Macar tarihinde ne 2011 senesinde, ne öncesinde ne de sonrasında Lazslo Maracs isimli bir başbakan olmamıştır.[13] Zaten ismin aslı da yazarın yazdığı gibi Lazslo değil Laszlo’dur.
2.      Peki ama böyle bir başbakan yoksa, Laszlo Maracs diye biri de yok mudur? Hayır, böyle birisi vardır. Amsterdam Üniversitesinde görevli, Macar Dili konusunda çalışmaları olan, hatta konuyla ilgili sempozyumlar için Türkiye’ye de gelmiştir. [14]
3.      O zaman bu fahiş hata nereden doğmuştur? Yani Dilbilimci Laszlo Maracs nasıl oldu da, Türkiye’de bir akademisyenin yazdığı kitaba Macar Başbakanı olarak girdi? Bu soruların tek cevabı sanırım Gazeteci-Yazar Arslan Bulut’un Yeniçağ Gazetesinde yayınladığı bir makaleden dolayıdır. [15] Görüldüğü gibi Şubat 2012 tarihli bu makalede her şeyin kitapta yazılandan ne kadar farklı olduğu ortaya çıkıyor.
Bir kere daha sormak istiyorum: Böyle bir kitap akademik anlamda herhangi bir değer ifade eder mi?  






[1] Sf. 33.
[2] Sf. 33.
[3] Sf. 33.
[4] Sf. 34.
[5] Sf. 35.
[6] Buradaki biz lafın gelişi söylenmiştir ve internette bu tarz şeyleri doğru kabul edip inanan pek çok saf vatandaşımıza hitabendir.
[7] Sf. 36-37
[8] Evet, söylemiyorum diyor.
[9] Sf. 38.
[10] Sf. 38-39.
[11] Sf. 39.
[12] Sf. 38.

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-2

Eleştirimizin buraya kadar olan kısmında, metodolojiyle ilgili gördüğümüz sorunları genel olarak ortaya koyduk. Bundan sonraki bölümlerde ise, yazarın yazdıklarıyla ilgili daha detaylı bilgi vererek bize göre yanlış olan noktaları göstermeye çalışacağız.

Bu kısımda geçen “… Bir kısım akrabalarını bugünkü İsrail ile Mısır arasında bir yere bıraktılar”[1] sözü aklıma takıldı. İsrail ve Mısır sınırdaş ülkeler. İkisinin arasında bir yerlerden kası ya sınır çizgisi, ya da iyimser tahminle bugünkü Gazze olabilir. Üçüncü bir ihtimal benim aklıma gelmedi.

“M.Ö. 2.000’lerden M.Ö. 800’lere kadar dünya için birçok yönden bir var oluş yok oluş mücadelesinin cereyan ettiği dönemdir. Bu döneme karanlık çağ deniyor” [2]  sözü tashih edilmeye muhtaç görünmektedir. Zira arkeoloji ve Eskiçağ Tarihiyle ilgilenen, o dönemin yayınlarını okuyan herkes bilir ki “Karanlık Çağ” terimi kabaca M.Ö. 1.200-800 arasını kapsayan bir dönemdir ve son zamanlarda bu terimin kullanılmasının doğru olup olmadığıyla alakalı akademik tartışmalar meydana gelmektedir.

Tabii ondan önceki cümlenin de maşallahı var: “…Kafkaslar’dan Anadolu’ya oradan Lübnan, Suriye, Mısır, Libya ve Fas yoluyla İber’e geçtiler.”[3] Herhalde Tunus’la Cezayir’den geçmemek için Libya’dan Akdenize açılarak Fas’ta tekrar  karaya çıkmışlar…

Yine anı sayfada şu ifadelere tanık olmaktayız: “Yani Hz. İbrahim ve onun soyundan gelenler R1b’lidirler tıpkı Hz. İsa gibi. Evet, tıpkı onun gibi diyorum zira hem onun hem de Hz. Muhammed S.A.V. efendimizin bağlı bulunduğu kabilenin ismi Kureyştir”. [4]

Hz İsa’nın da Kureyş Kabilesinden olduğunu biz ilk kez, burada duyduk. Sanırım benim gibi pek çok kişi de burada duymuştur. Galiba Hz. İsa yaşasaydı, o da bunu bu kitaptan okuyup haber alacaktı. Yazar bu sözleri o kadar kesin söylüyor ki “elinde kanıt olmasa bunları söyleyemez, kaynakları vardır” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Ancak önceki yorumumuzda dikkati çektiğimiz üzere, burada da kaynak gösterilmemiş.

Kitabın bazı yerlerinde Kuran’dan alıntılar yapan ya da yaptığını söyleyen [5],  “Hz. Muhammed S.A.V. Efendimiz” gibi, İlahiyat çalışmalarında olması gereken cümleler kullanan sayın yazar, Hz. Muhammed’in genetik soyuyla ilgili ne tür dna çalışmaları yapıldığını açıklasa da biz de bu konuda aydınlansak. Aynı şekilde hiç evlenmeyen ve çocuğu olmadığına inanılan, Kuran’a göre çarmıha gerilmeden evvel Tanrı tarafından göğe çıkartılan Hz. İsa’nın hangi dna verilerinden yola çıkılmış ve onun İbrahim Peygamber soyundan ve Hz. Muhammed’le akraba olduğu sonucuna ulaşılmıştır?

Bir sonraki paragrafta Hurrilerden bahseden yazar “Hurri denmesine bakmayın bunlar bir Türk boyu olan Subarlardır” der ve yine kaynak göstermez. Ancak şahsen bilmekteyiz ki özellikle Azerbaycan’da konuyla alakalı çalışan Sayın Prof. Dr. Firudin Ağasıoğlu’nun çalışmalarında bu konulara değinilmektedir. Aynı şekilde Doç. Dr. Osman Karatay’ın “İran ile Turan” isimli kitabında[6] ve Güney Azerbaycanlı alim M. Taki Zehtabi’nin “İran Türkleri’nin Eski Tarihi”[7] isimli eserinde de bu konuya az çok değinilmektedir. Yani yazar burada isimlerini verdiğimiz çalışmalardan yararlandıysa kaynaklarında neden göstermemiştir bilemiyoruz açıkçası.  

Hurrilerle ilgili yazmaya devam eden yazar bu sefer de “Gelip Bayburt’a yerleştiler.” Der ve devamla “Zamanla toprakların verimsizliğinden ve dış etkilerden dolayı ikiye bölünerek bir kısmı Urmiye Gölü çevresine kalan kısmı ise Suriye’ye göçer” der. Doğrusu yazarın bu Bayburt takıntısına bir anlam veremiyoruz. Bayburt Valiliğinin sitesinde Bayburtla ilgili şu bilgiler yer almakta: [8] “Doğusunda Erzurum, batısında Gümüşhane, kuzeyinde Trabzon ve Rize, güneyinde Erzincan illeri ile çevrili Anadolu’nun kuzeydoğusunda Çoruh nehri kenarında ve denizden 1550 m yükseklikte kurulmuş 3739 km² yüzölçümlü bir ildir.” Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2012 verilerine göreyse[9] şehrin toplam nüfusu ancak 75.797’dir. Yani günümüz şartlarında bile 100 bini bulmayan bir nüfusu ancak barındıran Bayburt topraklarında, günümüzden 5 bin yıl evvel, bütün Ön Asya Coğrafyasına yayılan Hurrilere barınak sağlaması hiçbir şekilde mümkün değildir. Bu kadar ufak bir alan, o dönem ne kadar insan barındırmaktadır ki bunlar daha sonra Hazar’dan Kızılırmak’a kadar yayılabildiler? Ya da yazarın tabiriyle nasıl oldu da bir bölümü Urmiye Gölü kıyısına, diğer bölümü Suriye’ye göçtüler? Bu cümlenin mantıklı bir açıklaması var mıdır?

Yazar yukarıdaki cümlelerin hemen arkasından, bu sefer de Hititleri Türk yapmakta beis görmez.[10] Bu konuda yazıp söylemekten dilimizde tüy bittiği için, yorum bile yapmıyoruz.

Devam edelim. “Bin yıl sonra ise Avrupa’nın doğu ufkunda yeni bir R1a ve R1b dalgası belirdi. Önce Kimmerlerle Alanlar (Çerkeslerin içinde bulunduğu ikinci grup) girdiler. Bozulmuş Dorlara uymaları çok sürmedi”. Üzerinde çok uğraştığımız Kimmer kısmını bir tarafa bırakıyoruz ama Kimmerlerle Alanların bir arada hareket ettiklerini hiçbir kayıtta görmedik şimdiye kadar. Acaba yazar, bunu nereden bulmuş? Daha da garibi, “bozulmuş Dorlara uymaları” sözüdür. M.Ö. 13. Yy’da, Orta Avrupa’dan inerek Yunan anakarasını istila ederek Miken uygarlığını ortadan kaldıran, ardından Ege adaları aracılığıyla Güney Batı Anadolu’da Karia Bölgesine yerleştikleri düşünülen Dorların Kimmerlerle ve hele hele Alanlarla ne gibi bir benzerliği vardır? Daha önemlisi Dorlar, öncesinde neydiler ki, sonradan bozuldular? Yoksa yazar Dorları da mı protoTürk sayıyor?
İncelemeye devam edelim: “Bunların yanında o zaman Pontik bozkırda bulunan[11] Cermen, Gots/Ots/Uz, Burgond, Lombard, Valk ve Alanlar (Osetler) bir sel gibi Avrupa içlerine dalarak ta Roma’ya kadar indiler”[12] sözüne de itirazımız var. Burada geçen “Gots/Ots/Uz” cümlesine göre yazar Gotların Uzlarla aynı olduğunu söylüyor. Yani Doğuda yaşayan bir Germen halkı olan ve 15. Yy’a kadar Kırım’da yaşamaya devam eden Gotlarla Oğuzların 11. Yy’da Avrupa’ya geçen kolu olan Uzları aynı görüyor. Burada son zamanlarda moda haline gelen, zorlama ses benzeşmelerine bakarak herkesi Türk yapma hastalığının bir yansımasını görüyoruz. Başka bir açıklamasının olduğunu düşünmüyorum.  

Yazarın Vlak dediği Ulahlarsa, bunların yaşadıkları bölge Osmanlı kayıtlarında Eflak olarak geçen günümüzdeki Romanyasıdır. Ayrıca Kuzey Yunanistan’ın çeşitli bölgelerinde de Ulahların yaşadığı bilinmektedir. Latin kökenli bir dil konuşan bu halkla Asyalı konar-göçer Türkleri benzeştirmenin nedeni nedir? Kaynak var mıdır? Yoksa kaynak sadece ve sadece sayın yazarın kendi “özel çalışmaları” mıdır? Başka bir kaynak gösterilmediğine göre... 


[1] Sf.31.
[2] Sf. 32.
[3] Sf. 31.
[4] Sf. 31.
[5] Bkz. Dipnot: 8.
[6] Kitabın genel anlamda muhtevasına karşı da olup kitaba daha evvel bir eleştiri yazmış olsak da, yine de çalışmanın önceliğini söylemek durumundayız.
[7] M.Taki Zehtabi, İran Türkleri’nin Eski Tarihi, IQ Yay, 2010.
[10] Sf. 31.
[11] Yazar Troya’ya Turova demeyenleri ihanetle, maşalıkla suçluyor ama kendisi Karadeniz’in kuzeyindeki Doğu Avrupa Bozkırları için Pontik tabirini kullanmayı bırakmıyor. Belki Pontik sözü de protoTürk’tür(!)
[12] Sf. 33.

12 Ocak 2014 Pazar

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-1



2012 yılının ortalarında yazdığım ve kendi bloğumda yayınladığım “İran ile Turan, Delilsiz Tarih olur mu?” başlıklı kitap eleştirisi,[1] olumlu olumsuz çeşitli eleştiriler almıştı. Ancak o günden sonra, ülkede yayınlanan bazı kitapları daha eleştirel gözle görmeye ve buna uygun şekilde bakmaya başladım. O kitapta rastladığım yanlışlıkların benzerleri ve belki daha da ağır ve fahişleri başka bazı kitaplarda, makalelerde ya da kısa yazılarda da karşıma çıkmasına rağmen
şimdiye kadar, fazla bir şey yazmak istemedim. Bunun bir sebebi işlerimin yoğunluğudur. 

Son zamanlarda, özellikle internet üzerinde gördüğüm bir ismin, Yrd. Doç. Dr. Osman Çataloluk’un “Türk’ün Genetik Tarihi” isimli çalışması da[2] uzun müddettir ilgimi çekiyordu. Kitap Eylül 2012’de basılmasına rağmen ancak elime geçti. Okumaya başladım ve bu sayede yeni bir eleştiri yazmamın vakti geldiğine kanaat getirdim.

Bu eleştiride de, adetim olduğu üzere, kendi alanım olmayan konulara, yani kitabın ana fikri olan genetikle alakalı kısımlara –bir nokta dışında- değinmeyeceğim. Zira herkes, kendi alanıyla alakalı konuşmalı, yazmalı diye düşünmekteyim.

Bu kısa ama gerekli girizgahtan sonra asıl konumuza, yani yukarıda bahsettiğimiz kitap hakkındaki kendi düşüncelerimize geçelim.

Kitap Önsöz ve Önsözden sonra yazılan “Rüya” isimli kısımla birlikte toplam 42 başlıktan ibaret, kaynakça kısmı dışında toplam 426 sayfadan oluşmakta. Gerek önsöz, gerekse adından da anlaşılacağı üzere “Rüya” adlı kısım bilimsellik iddiasında olan bölümler olmadığından (ve olamayacağından) bu konulardaki gözlemlerimizi de kendimize saklıyoruz.    
      
“Haplogrup Nedir?” adını taşıyan ilk bölüm dna ve genetikle ilgili olduğundan daha evvel de belirttiğimiz gibi, uzmanlık alanımıza girmeyen bu bölümde verilen bilgilerle alakalı olumlu ya da olumsuz bir eleştiri getirmeyeceğiz. Bu bölümün devamında “İnsan İnsanın Kurdudur Lafını Doğrulayan Millet” başlıklı kısım da, bir öncekinde olduğu gibi yine dna ve genetik ağırlıklı bir bölümdür. Ancak bölüm içinde bazı kısımlara değinmeden de geçmek istemiyoruz. Dikkat çekmek istediğim ilk cümle “… Malatya’ya Kök, Konya’ya İlk, Bayburt’a’ da Ata demek gerekir! Zira biri ata R1’in memleketi, diğeri ise R1b’linin Anadolu’da ilk yurdu diğeri ise R1b’li Hurrilerin başşehridir”[3] cümlesidir.[4] Yazarın burada kast ettiği ve pek çok yerde de ileri sürdüğü savlardan birisi ve belki de en önemlisi Çatalhöyük’te bulunan kemiklere yapılan ölçümler neticesinde Türklerin buralarda yaşadığı ya da burada yaşayan halkın Türklerle akraba oldukları, aynı soydan geldikleri iddiasıdır. İddia diyoruz, çünkü Çatalhöyük ekibinde antropolog olarak görev yapan bir akademisyenle yaptığımız görüşmede “Çatalhöyük'de 3 farklı zamanda farklı laboratuarlara DNA çalışmaları yapılmak üzere örnekler gönderildi. fakat başarılı sonuç alınamadı” şeklinde bir cevap aldık. [5] Ayrıca yine konuyla alakalı yaptığımız kısa araştırmada İngiliz Arkeolog ve Antropolog Colin Renfrew’in bir söüne rastladık: “It would have been better to use DNA samples to look for kinship, says Colin Renfrew, of the University of Cambridge. "I have always been rather unimpressed by dental data as indicating biological kinship."

However, Çatalhöyük's warm climate may have long since destroyed the skeletons' DNA, Renfrew adds. DNA has been recovered from German Stone Age farmers, but in that case researchers did not attempt to discern their social structure”[6]

Yine de başta söylediğimiz gibi DNA ve Genetik alanımız değildir ve alanımız olmayan konularda konuşmayı doğru bulmuyoruz. Yukarıda kitaptan alıntıladığımız cümlede bizi asıl ilgilendiren kısım Bayburt’un Hurriler’in Başkenti olduğu şeklindeki sözdür. M.Ö. 3 binlerin başlarından 2. Bin yılın ikinci yarısına kadar Doğu Anadolu’da Kızılırmak’tan, Hazar Denizi’ne kadar uzanan arazide yaşayan ve konar göçer yaşadıkları genel kabul gören Hurrilerin bir başkentinin olduğu, hele de bu başkentin Bayburt olduğunu şimdiye kadar hiçbir bilimsel çalışmada göremedik. Sırası gelmişken söylemekte yarar var, yazar genetikle alakalı konular dışında, çok fazla değindiği tarih, arkeoloji ve dil konularında, yani kendi alanının dışında olan konularda kaynak göstermiyor. Bunun sebebi ne ola ki acaba?

Bir de kişisel olarak anlamakta zorlandığım bir konu da, özellikle Türk Eskiçağ Tarihiyle alakalı yazanların, çizenlerin Kutsal Kitaplara atıfta bulunmaları. Daha evvel de yazmıştık bunları, başı sıkışan hemen “Kuran’da şöyle buyurulur:….”, “Tevrat’ta böyle yazıyor” türü göndermelere başlıyorlar. Müsbet ilimler tartışma yoluyla gelişir. Dini kitapların referans gösterilmeleri, ileri sürdüğünüz konunun tartışılmasını olanaksız hale getirir. Bu yüzden bu şekilde göndermelerden mümkün olduğu kadar kaçınılması gerekir.[7] Tabii eğer yazar, ileri sürdüğü görüşün tartışılmasını istiyorsa.

Yazar bir ara başlık mı, yoksa kısa bir paragraf mı olduğu belli olmayan bir sözü yazmış: (Onlar ne doğudandır ne de batıdan, Kuran’dan bir ayet).[8] “Bunun burada ne işi vardır” sorusunu bir kenara bırakarak şunu söylemek istiyorum, daha evvel hiçbir Kuran alıntısında böyle bir alıntıya rastlamadım. Bir ayet ama acaba hangi ayet?

Aynı sayfada şu cümle de dikkatimi çekiyor: “Günümüzden 18 bin yıl evvel Doğu Asya’da tek bir dil konuşuluyor ve herkes birbirini anlıyordu.” İlginç.

Ve geliyoruz asıl bombalara: “Batıya giden çoğunluğunu R1a’lıların oluşturduğu kafilenin Avrupa’da ilk karşılaştığı insan ilkel Cro Magnon’du. Burada bu mağara adamlarına insanlık öğretildi.”[9] Tabii burada kalmıyor ve okumaya devam ediyoruz: “Kültür aşısı yapıldı ve birlikte yaşamaya başlandı. M.Ö. 12.000’lerden M.Ö. 1.000’lere kadar bütün Avrupa’da hakim kültür protoTürk Kültürü, başat dil de Türk Dili idi. Zamanla adam ettiklerinin sayısı çoğalınca onların toplumları da ele geçirildi hem de ormanda ya da mağarada yaşar halde bulup adam ettikleri ya da baş eğdirdikleri tarafından. Mağara adamları medeni bozkırlının bütün teknik ve maharetlerini öğrenince ya da yönetimi ele geçirince efendilerine ya tamamen kıydılar ya da mankurtlaştırdılar. Ölüm acısıyla korkutarak kendi dillerini konuşmaları yasaklanınca dillerini unuttular.”[10] Bu yazılanlar güzel bir film senaryosu olabilir. Ama ya gerçekler?

Gerçekler tabii kimsenin bilemeyeceği şeyler. Zira yazı yok. Yazı olmayınca dil de yok. Dil olmayınca da atış serbest!

Yine yukarıda M.Ö. 12.000’lerden itibaren olduğu ileri sürülen hakimiyet bir alt paragrafta M.Ö. 16.000’lere giderken[11] bir sonraki sayfada yine M.Ö. 12.000’lere çekilir.[12]

Aynı sayfanın sonunda Kelt soyundan Galatlar da Türk yapılmakta. [13] İşin tuhafı, ilerleyen sayfalarda zamanla Anadolu’da nüfus kalmamıştı diyen yazar, burada 1924 yılındaki Mübadele’de Yunanistan’a gönderilen Karamanlıları bu Galatların torunları olarak addediyor. [14]

Aynı sayfada şöyle bir suçlama da var: “Kim ne derse desin Turova R1b’li ve protoTürktür! Kim buna Troya diyorsa batının maşalığını yapıyor demektir!”[15] İyi de kıymetli yazar burada neden Turova dediğini, M.Ö. 2.200’de protoTürkler tarafından kurulduğunu iddia ettiği şehirde yazıyla alakalı olarak nelerin ortaya çıkarıldığını söylemiyor. Turova söyleyişi acaba nereden çıkmıştır? Acaba Fransızca Truva sözcüğünden mi aparılmıştır? Öyleyse neyin, kimin maşalığı?










[2] Osman Çataloluk, “Türk’ün Genetik Tarihi, Togan Yay. Istanbul: 2012
[3] Not: Yazım ve imlâ hatalarına dokunulmamış, olduğu gibi verilmiştir. 
[4] Sf. 25.
[5] Bahsi geçen akademisyenle ilgili olarak, kendi ismini yayınlama noktasında izin almadığımızdan burada ismini zikretmedik.
[6] PLoS Biology, DOI: 10.1371/journal.pbio.1000536
[7] Tabii bu sözümüz ilahiyat konusunda çalışanları kapsamıyor. 
[8] Sf. 27.
[9] Sf. 27.
[10] Sf. 28.
[11] Sf. 28.
[12] Sf. 29.
[13] Sf. 29.
[14] Sf. 30.
[15] Sf. 30.