5 Ocak 2017 Perşembe

ERK AMCA'NIN ARDINDAN


Erk Yurtsever de gitti!

"Erk Yurtsever gitti" demek "bir devir kapandı" demektir. "Adını Atatürk'ün koyduğu, Haydarpaşa Lisesinde Atsız'ın öğrencisi olan, Türkçüler Derneği'nin kurucularından olup sonrasında Türkçülük fikrinden hiçbir zaman ayrılmayan, yetişen bütün Türkçü nesillerin üzerinde emeği olan bir büyük Türkçü artık yok "demektir!

"Erk Yurtsever gitti" demek "Erk amcam gitti" demektir! "Bayramlarda yanına gittiğim, yaptığım ya da yapmayı planladığım bilimsel çalışmalarda benden daha fazla heyecan duyan, sohbet etmekten en fazla keyif aldığım amcam artık yok" demektir. 

"Erk Yurtsever gitti" demek, boğazımda bir yumruk, ciğerlerimde bir acı demek. 

12 Ocak'ta, özellikle 3 Mayıs'ta Atsız'ın kabri başında gözlerimin en fazla arayacağı isimdir Erk amca. Bundan böyle canım sıkıldığı, bunaldığım, sohbet etmek istediğim zamanlarda kendisini arayamayacak, bir gün önceden telefon açıp sözleşerek evine gidemeyecek, Türk tarihinden, Türk kültüründen, Türkçülükten, dünden, bugünden ve yarından konuşamayacak, dertleşemeyeceğim. Artık git gide daha da yalnız kalıyorum. Atsız'ın Nejdet Sançar için söylediği gibi "Şimdi ben ona arasıra içimden hitap edecek, fakat cevabını alamayacağım".

Senden çok şey öğrendim amca. Ruhun şad olsun! Yattığın yerde dinlen!

TTK  

Foto: Karacaahmet 3 Mayıs 2007

26 Ekim 2016 Çarşamba

MİLLİ SEMBOLLER (H. Nihal ATSIZ)

Millet halinde yaşamanın şartlarından biri de milli sembollere saygı göstermektir. İnsan, medenileştiği oranda hürriyetlerinden bir bölümünü fedaya ve bazı kaidelere saygı göstermeye mecburdur. Medenî insan, hayvan gibi rasgele yerde uzanıp uyuyamaz. Her istediği zaman bağıramaz veya türkü söyleyemez. Her istediği şeyi her zaman ve her yerde yapamaz.
Medenî insan milletçe kutlu sayılan canlı veya cansız varlıklara da saygılı davranır. Kutlu sayılan nesneler bayrak gibi, arma gibi, millî marş; gibi, şeref ve namus gibi şeylerdir. Hayvan için bütün bunlar, bu arada bayrak da değersiz bir şeydir. Çünkü yetmez. Şeref ve namus diye bir duygu veya içgüdünün hayvanda bulunmasına imkan yoktur. Hayvan milli sembolü de bilmez. Çünkü hem millet değildir, hem de millî sembol onun için taş ve ağaç gibisinden herhangi bir nesnedir.
Milleti millet yapan kaidelerin içinde millî semboller de bulunduğu için bir milleti yıkmak isteyenler onun millî sembollerine de hücum ederler.
Bir toplumun millî sembolleri olmadı mı artık sürüleşmiş demektir. Bilginlerine, profesörlerine ve her şeyine rağmen onun koyun sürüsünden veya karınca yuvasından farkı yoktur.
Millî sembollere saldıranlara dikkat edilmelidir: bunu cehalet veya hamakatlarından mi, yoksa gizli maksatlarından mı yapıyorlar?
Millî sembol olan Oğuz Han”a dil uzatıldı mı, biliniz ki, o, bilerek veya bilmeyerek düşman için çalışıyor demektir.
Millî sembol olan Bozkurt”a köpek diyenler için de durum aynıdır. Üstelik onlar aynada kendilerini görmektedir.
Nihal ATSIZ, Ötüken, 13 Nisan 1974, Sayı: 5



2 Ekim 2016 Pazar

900’ÜNCÜ YILDÖNÜMÜ: DEVLETİMİZİN KURULUŞU


Giriş
Bu küçük eser, devletimizin 900'üncü kuruluş yılını kutlamak için 1940'ta yazılıp yayınlanmıştı. Bir ulu destanın bir kaç yaprakta hikâyesi olan bu kitabın ilmî iddiası yok, hatırlamak kaygısı vardır. Hiç bir faydası olmasa bile, insan hâtıralarla yaşayan varlıktır. Topluluklar ise geçmişi anmakta her zaman hız ve kuvvet bulmuşlardır.
Bu ikinci basımda, bazı kelimeleri Türkçeleştirmek ve bir iki tarihî yanlışı düzeltmekten başka hiç bir değişiklik yapılmamıştır.
Bugün ne olursak olalım, tarihimizle övünmek hakkımızdır.
Tanrı Türkü korusun!
20 Mayıs 1955, Süleymaniye

Devletimizin Kuruluşu
Mensup olmakla övündüğümüz Türk ırkı, şimdiye kadar birçok devlet kuran bir topluluk gibi gösterilmiş ve bu netice, bir hakikat diye herkes tarafından kabul edilmiştir. «Çok devlet kurmak», ilk bakışta bir meziyet gibi gözükmekle beraber dikkatle mütalâa olununca, böyle olmadığı anlaşılır. Çünkü «Çok devlet kurmak» iddiası kabul edilince bunun tabiî neticesi olarak bu devletlerin gayet kısa ömürlü birer müessese olduğu da benimsenmiş olur ki bundan da Türklerin devamlı devlet kurmak kabiliyetinden mahrum, istikrarsız bir millet oldukları neticesi çıkar.
Acaba hakikat bu mudur? Türkler hakîkâten çok, fakat kısa ömürlü devletler kuran bir millet minidir? Bu fikir, Türk milliyetçilerinin de fikri olabilir mi?
Türkçülük bir dünya görüşüne mâlik olmalı ve onun kıyafetten takvime, soyadından aile telâkkisine kadar her şeyi kendi zaviyesinden mütalâa eden fikirleri bulunmalıdır.
Bu mütalâalar millî şahsiyet yaratacak ve millî şahsiyetin değeri nisbetinde bize kıymet kazandıracaktır. Ben, şimdi devletimiz hakkındaki fikirlerimi açıklayacak ve mesele üzerinde Türkçüleri düşünmeye davet edeceğim:
Otuz asırlık tarihimizde biz iki devlet kurduk. Birincisi, tarihin karanlıklarından itibaren başlayarak son çağa kadar gelen ve kaybedilen devlet, yani Türkistan’daki, asıl Anayurttaki devlet; ikincisi de On Birinci Asırda kurulup günümüze kadar gelen Ön Asya’daki devlet, yani bizim devletimiz. Anayurt dışında kurulan devletler bu hesaptan hariçtir.
«Çok devlet» iddiası hükümdar hanedanlarını devlet sayan Şark tarihçilerinin bize aşılayıp kabul ettirdikleri yanlış telâkkiden doğuyor. Türkler, tarih, yapan, fakat yazmayan bir millet olarak tanınmışlardır. Kendilerinden bahsettikleri Orkun yazıtlarında bile «Yukarıda mavi gök, aşağıda kara toprak yaratıldıktan sonra ikisi arasında insanoğulları yaratılmış, insanoğulları üzerinde ecdadım Bumun Kağan, İstemi Kağan hâkim olmuş» şeklinde gayet kayıtsız ve kısa bir ifade kullanmışlar ve dikkate şayandır ki insanoğulları olarak da yalnız Türkleri saymışlardır.
Müslüman olduktan sonra ise, Arap, Acem tarihçilerinin telâkkilerini tamamiyle benimsemişler, her hanedanı ayrı bir devlet ve hanedanlar arasındaki çarpışmaları millî savaşlar saymak gibi yanlışlıklara düşmüşlerdir.
Türkçü görüş bu telâkkiyi reddeder. Bizim telâkkimiz tarihin hakikatlerini kendi zaviyemizden gören bir telâkkidir. Tarihi, olduğundan büyük veya değişik göstermeye lüzum kalmadan kendi görüşümüzü ortaya sürmek ve başkalarının bizim hakkımızdaki görüşlerini kabul etmek gibi bir aşağılık duygusundan uzak bulunmaya mecburuz, kendimizi başkalarının gözü ile tanıyacak değiliz.
Size bir örnek vereceğim: Bazı coğrafya kitaplarında «falan asırda dünyanın bilinen kısımları» diye haritalar vardır ve bu haritalarda Ön yurdumuzun meçhul bölümler arasında gösterilmiştir. Ecdadımızın oturduğu yerleri herhangi bir asırda, herhangi bir millet bilmeyip de kendisince meçhul yerlerden sayar ve biz de bunu aynen kabul edersek bu objektif bir görüş mü, yoksa gaflet mi olur?
Eskiden mektep kitaplarında millî tarihimiz Hicrî 699’daki «İstiklâl-i Osmanî» ile başlardı. Şimdi öyle başlamıyor amma çok çok 1071 Malazgirt savaşına kadar gidiyor ve Anadolu’yu dolduran Karamanoğulları, Aydınoğulları gibi beğlikler ayrı birer devlet olarak sayıyor. Bu telâkki hâlâ hanedanları milletten üstün tutmak zihniyetinin mevlûdudur.
Devletimiz şu şekilde kurulmuştur: On Birinci Asırda anayurtta, yani Türkistan daKarahanlılar sülâlesi vardı. Anayurt dışında ve Karahanlılarla sınırdaş olarak da yine Türkler tarafından kurulmuş Gazneliler devleti bulunuyordu. Ecdadımız olan Türkmenler yani Oğuzlarla Kartukların Müslüman çoğunluğu bu iki Türk devleti arasında onların hâkimiyet ihtiraslarına âlet olduktan sonra Gazneliler tarafından kendilerine verilen topraklara girdiler. Fakat askerliklerindeki kuvvet ve şiddet dolayısıyla metbuları olan devleti ürkütmekte gecikmediler. Gazneliler, Türkmenlerin kudretini kırmak için başkanları Arslan Yabgu'yu yakalayarak hapsettilerse de başkanlarını kaybetmek onların gücünü kırmak şöyle dursun, bilâkis hınçlarını arttırdı ve Gaznelilerle yapılan bir sıra çarpışmalardan sonra nihayet 1040’ta kazanılan«Dendânekan» meydan savaşı ile Horasan'da müstakil bir devlet kuruldu. Îşte Horasanda kurulan bu devlet, İslâm müverrihlerinin hükümdar sülâlesine izafetle Selçuk Devleti dediği bu yeni teşekkül bizim devletimiz, yani Türkiyedir.
Horasanda kurulan bu devlet Azerbaycan, Irak, Suriye ve Anadolu’yu sonradan fethetmiş ve en son aldığı Anadolu’nun kapıları 1071 Malazgirt savaşı ile açılmıştır. Selçüklülerin Türkiyesi İslâmiyet’ten önceki ve sonraki bütün zamanlarda olduğu gibi, bir kaç hükümdarla birden idare olunurdu.
Devletin genişliği ve Türk hâkimiyet telâkkisi bunu gerektiriyordu. Selçuk Türkiyesinde dört sultan bulunuyor, fakat bunlardan üçü, Horasandaki büyük sultanı metbu tanıyordu.«Rûm» yâni Anadolu’daki sultan bu tâbi hükümdarlardan birisiydi. Bütün eski tarihimizde olduğu gibi tâbi hükümdarlar büyük sultana danışmadan yabancı komşularıyla ve hattâ bazen birbirleriyle de çarpışıyorlar, fakat bu hal, Avrupa milletlerinde de gördüğümüz gibi devletin biriliğini bozmuyordu.
Türkiye’nin tarihindeki garip bir tecelli ile devletimiz, bütün diğer devletlerden farklı olarak kurulduğu toprakları kaybedip sonradan aldığı topraklar üzerinde tutunan tek devlet örneği olarak kalmıştır. Almanya, İngiltere, Fransa hâlâ kuruldukları topraklar üzerindedir ve normal olanı da budur. Bilfarz Fransa Balya'yı kaybedip de nüfusunun yarısı ile Kuzey Afrika’ya yerleşse veya İngiltere Britanya adasının güney bölgesinden çıkarılıp İskoçya’ya sığınsa bu durum tabiî sayılabilir mi? Sayılamaz. Onun gibi bizim de kurulduğumuz toprakları, hâlâ Türklerle meskûn ve bu devleti kuranların mezarlarıyla süslü toprakları unutamayıp hissen oraya bağlı kalmamız kadar tabiî bir netice olamaz.
Aile, cemiyet veya devlet, her hangisi olursa olsun bir topluluk faziletle kurulursa sağlam olur. Temelinde rezilet bulunursa çabuk çöker. Devletimiz faziletle kurulan topluluktur. Tarihe yiğitlik ve feragatle girmiştir. Devlet kurulduğu zaman başkanlığa üç namzet vardı. Fakat bu mevki en büyükleri olan Musa Yabgu veya en kahramanları olan Çağrı Beğ değil, en küçükleri Tuğrul Beğ geçirildi. Bunda, savaş meydanlarındaki çelik kılıçlı demir bileklilerin, barıştaki insanî kalplerinden taşan bir şefkat duygusunun izlerini de görüyoruz. Çünkü Tuğrul Beğ'in çocuğu olmuyordu. Amcası ve kardeşi onun bu büyük ıstırabını devlet başkanlığı ile gidermek yolunu tuttular. İşte, devletimizin ilk başkanı, büyük Sultan Gazi Tuğrul Beğ'dir.
Selçuk Hanedanından sonra bu devletin başında Çengiz Hanedanı bulunmuş, büyük Çengiz İmparatorluğunun batı kolu olan İlhanlılar, sıklet merkezleri Azerbaycan olduğu halde Türkiye’yi yürütmüşlerdir.
Şimdiye kadar Çengiz halefleri, bizim tarihlerimizde Moğol veya Tatar diye anılarak yabancı bir devlet ve hanedan diye gösterilmiştir.
Hakikate uymayan bu fikri kabul edince Türklerin uzun bir zaman yabancı hâkimiyet altında yaşadığını da kabul etmek gerekir ki, bu da şimdiye kadar hiç bir zaman istiklâlini kaybetmemiş bir millet olduğumuz hakkındaki övüncümüzü ortadan kaldırır. Eski Gök Türklerden indiği, çağdaş Çin müverrihleri tarafından kabul edilen Çengiz Han kültür ve mefkûre bakımından da Türktü. Onu yabancı gösteren şey, On Üçüncü Asırda artık Müslüman bir millet olan Türkler arasında eski dine bağlı kalan bir azınlığa mensup oluşu, bir de Moğollar üzerinde hâkim bir ailenin ferdi olarak Arap ve Acemler tarafından Moğol diye ilân edilişidir.
İkinci hanedanımız olan İlhanlıların en büyük: hizmeti Anadolu ve Azerbaycan'ı kat'î ve nihaî surette Türkleştirmeleridir. Çünkü On Birinci Asır başlarında en iyimser hesapla bir buçuk milyon tahmin edilen Türkmenlerin Anadolu’ya yerleşenleri yarım milyondan fazla değildi ve bu nüfus bir asır kadar Rum, Ermeni ve Gürcülere karşı taarruz, bir asır kadar da Lâtin ve Germen Avrupasına karşı amansız müdafaa savaşları yapmak mecburiyetinde kalmıştı. Birinci Kılıç Arslan'ın Haçlı sürülerine karşı toplayabildiği Türk kuvveti elli bin kişiyi ancak buluyordu, işte bu kadar az olan Anadolu Türklerinin tarihte Hindistan, Çin ve Mısır'daki hâkim Türklerin başına gelen «Temsil» felâketine uğramamaları İlhanlıların Anadoluya getirdikleri yeni Türk unsurları ve Anadolu’yla Azerbaycan’daki yabancıları büyük ölçüde sürmeleriyle kabil olmuştur. Bunu vahşet sayan Avrupalıların Türkistan da büyük kırgınlar yapan ve teslim olan bazı şehirlerin ahalisini topyekûn öldürten Makedonyalı İskender'e «büyük» sıfatını vermeleri mantıksızlığın ve biraz da bize karşı kinin mahsulüdür. Avrupalılar bütün Asya milletlerini yenebildikleri halde Türklerin tek başlarına bütün batı dünyasına karşı asırlarca süren şerefli mücadele ve müdafaasını unutamıyorlar. Onun için kendilerinde ve başkalarında normal gördüklerini bizde kusur olarak ileri sürüyorlar, İlhanlıların Azerbaycan'ı kesin olarak Türkleştirmeleri Acemleri de garip iddialara sevkediyor: Onların fikrince «Moğollar» Azerbaycan'ı alıp Acem olan ahalisinin diline iğneler sokmak suretiyle halkı «Türkçe» konuşmaya icbar etmişlerdir. Bir milletin, diline iğne sokulduğu için yabancı bir dili topyekûn öğrenerek konuşmaya başlamasının hakikatle bağdaştırılmasındaki gülünçlüğü dinleyiciler takdir ederler, İlhanlılar çağında bu devlet Tebriz ve Meraga civarından idare olunmuştur. Nasıl İznik, Konya, Kayseri, Bursa, Edirne, İstanbul, Ankara şehirleri başkentlik yapmışsa Azerbaycan'ın şehirleri de bir zamanlar aynı vazifeyi ifa etmiştir.
Bu; cevvaliyetin, hareketin, enerjinin ve gençliğin alâmetidir. Nitekim milletimiz; Yirminci Asrın medenî milletleri içinde göçebe halka mâlik tek milletse bu onun geriliğinden ziyade hayatiyetini ve gençliğini gösterir. Anadolu da bizden önceki Hitit vesaire milletleri mahveden sıtma gibi hastalıklar Türkleri yok edemedi, edemeyecek. Köy ve kasabada sıtmadan kırılanların yerini derhal yayla ve dağdaki göçebeler işgal ederek siperde ölen askerlerin yerini tutan yeni kuvvetler gibi tarih ve zaman içindeki vazifelerini almaktadır.
Bir asır süren İlhanlı Hanedanı sırasında yanlış tarih telâkkisinin müstakil hükümdarlar saydığı Osman Gazi ve onun oğlu Orhan Gazi birer şanlı uç beğinden başka birşey değildir.
Yine aynı yanlış tarih telâkkisi Temür'ün yabancı, Tatar ve düşman sayılmasını intaç etmiştir. Temür veya Türkistanlıların söyleyiş şekline göre «Aksak Temir Bek»Kunlar, Gök Türkler ve Çengiz gibi mefkûrevî Türk devletini gerçekleştirmek isteyen bir hükümdardır. Onu bizim, yani Türkiye Türklerinin millî düşmanımız saymak yanlıştır, günahtır. Milliyetçi bir tarih görüşü Ankara Savaşını bir kardeş kavgası saymak mecburiyetindedir. Ankara Savaşında Aksak Temir ordusundaki Türkmenlerin sayısı belki de Yıldırım ordusundakilerden daha çoktu. Bu kadar insan vatan haini miydi? Bu kadar çok vatan hâininin bir araya gelmesine imkân var mı? Onlar bu kavgayı bir hanedan ve otorite kavgası sayıyorlardı. Aksak Temir Bek Umumî Türklük bakımından suç işlemiş minidir? Bunun münakaşasını bir yana bırakıyorum. Çünkü her insanda kusur bulunabileceğini kabul ediyoruz. Tarihimizin en büyük fertleri olarak düşünebileceğimiz Fatih, Yavuz, Kanunî, hattâ Alp Arslan'da kusur yok muydu? Gene en büyük fertler sayacağımız Mete'de, Kür Şad'da, Tonyukuk'ta, Kül Tegin'de bir takım kusurlar bulunmaz mı? Elbette Aksak Temir Bek'de büyük Türklük bakımından bir takım hatalı hareketler yapmıştır. Fakat o ilerisini görebilen bir insandı, İslav tehlikesini görmüş ve Yıldırım’a Rus-Leh-Litvan sürüsünü müştereken imha etmek teklifini yapmıştır. Avrupa şövalye ordularını tepeleyen en büyük şövalye Yıldırım, maalesef bunu reddetmiştir. Acaba reddetmeseydi de o iki muhteşem ordu birleşseydi ne olurdu? Şimdi aramızda bulunan bir Türkçü şairin dediği gibi:
Bütün Türkler bir olsa başkalaşır gidişler...
Aksak Temir Bek yalnız büyük Türk şairi Abdülhak Hâmid tarafından başka bir görüşle mütalâa edilmiş ve kendisine hak verilmiştir. Hâmid'in «Kambur» adı altında birleştirdiği beş piyesi vardır: İlhan, Tarhan, Tayıflar Geçidi, Ruhlar, Arzîler. İlk ikisi dünyada üçüncü ve dördüncüsü uhreviyet âleminde, sonuncusu gene dünyada geçen ve birbirinin zeyli olan bu piyeslerin üçüncüsünde Aksak Temir'in ruhu da konuşmaktadır. Eserlerin başkahramanı olan «Kambur» Abdülhak Hâmid'in kendisidir. Şair bütün fikirlerini, felsefesini her şeyi ona söyletmektedir. Kambur'un kendisi olduğunu bizzat Hâmid tasrih ediyor. Gariptir ki bu eserlerde «Kambur» Aksak Temir'in babası olarak gösterilmektedir. Hiç şüphesiz Hâmid, Aksak Temir Beğ'in babasının Turagay olduğunu biliyordu. O halde niçin kendi felsefî ve fikrî şahsiyetini oğlu olarak kaleme almıştı? Her halde büyük adamlardaki altıncı duygunun, sezginin tesiri ile Hâmid onun ülküsünü kavramış ve takdir etmişti. Hâmid, «Tayıflar Geçidi»nde Aksak Temir'in ruhuna şöyle dedirtiyor:
Ben a'recim[1], yolumda fakat sanma aksadım;
Tatar ü Türk'ü müttehid etmekti maksadım.
İnsan yaratmak üzre yok ettim ceninleri:
Elbet duyulmaz onların âh ü eninleri.
Dâr-i fenayı ben boyadım keyfe mettafak,
Sizler o renge kan diyiniz, ben derim şafak!
Tathîr için zamaneyi kanlar döken, yıkan
Ma'fû olur Melâikeden almış olsa kan...

İnsan yaratmak üzere ceninleri yok etmek, büyük eser çıkarmak için yapılan acı bir ameliyedir ve başkalarına kan rengi gibi gözüken şeyin şafak olması da beşerî her hâdisenin zıt olan zümrelere başka başka gözükmesinden, ibarettir. Devrin çirkefini yıkamak için kan kullanmak ve bu kanı meleklerden almak Hâmid'e yakışan heybetli bir fikirdir.
Aksak Temir zamaneyi tathir için kan kullandı. Fakat bu temizlik için onun Hint, Acem, Ermeni ve Frenk kanı dökmesini vahşet saymak gafletine düşmeyiz. Hiç bir millet tarih huzurunda kendi kendisini itham hatasına düşmüyor.
Temir'i Anadolu'yu yenip dağıttıktan sonra bırakıp gitmekle suçlandırmak da yanlıştır. Çelebi Sultan Mehmed ve oğlu Büyük Murad yani ikinci Murad, Türkistan'daki Aksak Temir'le oğlu Şahruh'a tâbi birer hükümdardı. Bu suretle de bir Türk, birliği bilfiil tahakkuk etmişti. Bütün Türkiye'deki Osmanlı Hanedanının hâkimiyeti ancak Fatih devrinde başlamış ve Cumhuriyete kadar devam etmiştir. Şimdi Türkçü olarak düşünelim: Selçuk, İlhanlı, Temir, Osmanlı Hanedanları ile Cumhuriyet devri hep birden bir tek devletin hayatını teşkil etmiyor mu? Bunları ayrı devletler gibi görmek kendi kendimizi parçalamak olmaz mı? Temir'le Yıldırım iki düşman ordunun kumandanları olunca birbirlerine karşı çok sert davranan Karaman Oğulları ile Osman Oğullarını veya Osmanlılarla Akkoyunlular’ı da ayrı devletler ve millî düşmanlar saymak mecburiyeti doğmaz mı? Tarihimize bakarken şu veya bu hanedanın tarafını tutarak kendimizi onun milletinden saymaya hakkımız yoktur. Buna hakkımız olmadığı gibi devletimizin kurulduğu toprakları da bugün yabancı ülke saymaya mezun değiliz. Türkiye, Rumeli'yi, fethedip de, Allah göstermesin Anadolu'yu kaybetse Anadolu toprakları da bizim için yabancı mı olur? Millî durum yalnız bir ânın, bir zamanın durumu değildir. Çünkü millet de yalnız bir zamanda yaşayan insanlar değildir. Dün yaşamış olanlarla yarın yaşayacaklar, da Türk milletini teşkil ediyor. Dünkülerin hakkını feda edemeyiz. Bu devleti kuranların ve bize bugün burada yaşamak imkânını verenlerin mezarları ile dolu yerleri düşünüp sevmek hakkımız ve vazifemizdir.
Kardeş kavgası her yerde olur. Napoleon Almanya'yı istilâ ederken Cermanya İmparatorluğunu teşkil eden devletlerden bazıları Napoleon'la birlikte asıl Almanya’ya karşı harb etmişlerdir. Fakat Almanlar Prusya ve Baviyera'yı ayrı devlet ve millet saymadıkları gibi. Baviyeralıları da hain telâkki etmemişler, çocuklarına tarih okuturken yine tek Almanya'dan bahsetmişler, ancak bu kardeş kavgalarından bazı ibretler çıkarmaya savaşmışlardır.
Nazi Almanyası Çek-Sılovakya'yı istilâ edip dünya basınının hücumlarına uğrayınca Hitler cihana karşı şu mucip sebepleri ileri sürmüştü: «Alman, imparatorlarının Prag'da yaşamış olduğunu unutuyorlar». Görülüyor ki başka milletler istilâî emelleri için bile eski birlik hakkına dayanıyorlar.
Bizim ilk padişahlarımız Horasan'da yaşayıp ölmüş, fazla olarak da o bölgeye ebedî Türklük damgası vurmuştur. Velhasıl yine bir Mayıs ayında, 1040 yılının 23 Mayısında kazanılan Dendânekan meydan savaşının akabinde kurulan devletimiz bugüne kadar aralıksız gelen bir devlettir.
3 Mayısın, mânâsına gelince: Tarihimiz içinde bir uyanışın başlangıcı olmak bakımından mühimdir. Batı medeniyetine giriş hareketi olan, fakat, yanlış anlayış ve tatbik ediş yüzünden bir aşağılık duygusunun teşekkülüne sebebiyet veren Tanzimattan beri kendimizi inkârda çok ileri gittik. Hattâ, medeniyetlerin ülkelere hiç bir gümrüğe uğramadan gireceğini, garp medeniyetini alırken onun tekniği, sanatı ve ilmi ile birlikte fuhşunu da almamızın zarurî olduğunu söyleyen hatiplere rastladık. 1944’te bu ileri gidişin ne derecelere geldiğini biliyorsunuz. Temiz Anadolu çocukları köy enstitülerinde birer komünist olarak yetişsin diye neler yapıldı. Bunu yapanların çoğu bugün teşhir olunmuştur. Haklarında daha da nice vesikalar ortaya dökülecektir. Bir sabah komünist olarak uyanmamız gibi korkunç ihtimali, 3 Mayıs 1944’te birkaç bin meçhul milliyetçi gencin yaptığı asîl ve şuurlu hareket önledi. Millet kendisine yapılmakta olan suikastı anladı. Gerçi 3 Mayıs birçok ıstırapların kaynağıdır. Fakat o ıstıraplardan şuur ve saadet doğmaktadır. İlk zamanlarda küçük gruplar halinde sessizce kutlulanan 3 Mayıs bugün kuvvetlenen ve büyüyen şuurlu bir kütlenin bayramı olmaktadır. İleride bir gün siz gençlerin, Gök Türk kıyafetinde olarak büyük padişahlarımızın türbeleri önünde yapacağınız resmi geçitlerin heybetini ve ihtişamını tasavvur ediyor musunuz?
Fazilet temelleri üzerine kurulan devletimizin bir kaç kara gün geçirmesi onu asla sarsıp deviremez. En güzel şiirlerdeki bir iki vezin veya kafiye aksaması nasıl o şiirin güzelliğine engel değilse bir iki çelme de bu devleti mazideki ve ilerdeki ululuğundan alıkoyamaz. Bu devlet ve vatan büyüyecektir.
Çünkü uğrunda ölmeye hazır olanlar var.

4 Mayıs 1952, Ankara ATSIZ

11 Nisan 2016 Pazartesi

BİLİM VE ÇAĞDAŞLIĞIN IŞIĞINDA(?)


Efendim, kirpice.com isimli, zaytung tipi bir site var. Zaytung kadar popüler değil lakin yayınlanan yazıların ciddiye alınması bakımından zaytung'u geçmiş vaziyette. Bazılarınız "Amerika'da keşfedilen Kızılderili yazıtları"ndan hatırlayacaktır. http://www.kirpice.com/abddeki-kazilarda-ortaya-cikan-yeni…/ Pek çok haber sitesi de bunu gerçek diye yayınlamıştı. Hala da sağda-solda, özellikle de şebelek pseudo-historian sayfa ve sitelerinde ara sıra karşıma çıkıyor.

Neyse efendim. Bombanın asıl büyüğü şu: Bahsi geçen sitede 5 Kasım 2015 tarihinde şöyle bir yazı yayınlanıyor: "MERSİN'DE BATIK ŞEHİR ATLANTİS BULUNDU". Yazıya şu adresten ulaşabilirsiniz: http://www.kirpice.com/mersinde-batik-sehir-atlantis-bulun…/


Mersin Üniversitesi bu "haber" bazı internet sitelerine düşünce "Basında üniversitemiz" başlığı altında kendi sitesinde yayınlamış: http://www.mersin.edu.tr/basindaUniversitemizIcerik/434



Bu tamamen kara mizah yazıyı, üstelik içinde adı geçen Nurettin Sönmez isimli bir arkeoloğun üniversitede çalışmadığını da bildiğimizden, (bkz: http://www.mersin.edu.tr/akademik/fen-edebiyat-fakultesi/bolumler/arkeoloji-bolumu/ogretim-elemanlari ) sloganı "bilim ve çağdaşlığın ışığında bir dünya üniversitesi" olan üniversitemizin internet sitesine yakıştıramadığımı dile getirmem gerekiyor... 



Umarım tez zamanda bu "yazı" siteden kalkar ve bundan sonra daha fazla özen gösterilir... 

9 Kasım 2015 Pazartesi

"ATATÜRK TARİHÇİ DEĞİLDİ!"

Başları her sıkıştığında "ama Atatürk'ün tarihi" diyen, Avrasyacılık (ya da bazısı Amerikancılık) değirmenine su taşıdıkları halde "Türkçü" olduklarını iddia edebilen uydurmacı pseudo-historian taifeye gelsin...

"SIKIYÖNETİMLE TANIŞIYORUM
Şu sıkıyönetim deyimi cidden hoşuma gider. İdarei örfiye ve sonra örfi idare pek de bir mana ifade etmiyordu. “Örfi İdare” yerine “Keyfi İdare” deseler daha doğru ederlerdi. Halbuki sıkıyönetimde enerjik ve sert bir anlam var... Halk Partisi mekanizması içinde sıkıyönetim gibi güzel bir icat yapacak bir kimsenin bulunması gerçekten aklın almıyacağı bir nesne, adeta bir harika... Fakat doğrusuna bakarsanız bu sıkıyönetim, aslında bir gevşek yönetmesizlikten başka bir şey değildi. Birinci ve ikinci sıkıyönetim komutanları olan Korgeneral Ali Rıza Artunkal ve Orgeneral Sabit Noyan’ın ikisiyle de şerefyap oldum; ikisinden de hoşlanmadım. Münasebetlerimiz düşmanca olduğu için hoşlanmadım sanmayın. İnsanın hoşlanmıyacağı dostları olduğu gibi hoşlandığı düşmanları da vardır. Mesela ben, Falif Rıfkı’nın bir yazısında “Biz Türkçüler...” diye bir ibaresini görünce gülmekten harap olmuş ve Falih Rıfkı’dan hoşlanmıştım. Hasan Âli ile bir saat beraber bulunmak ise sizi temin ederim ki Muammer Karaca’ya gitmekle eşittir. Peki, şimdi ben bu ikisinden hoşlanmakla onların dostu mu oldum? Ne gezer!... Osmanlıya göre Moskof neyse bana göre de bazıları o... Artunkal da beni güldürmüştü. Ama yalnız güldürmekle de hoşlanılmıyor işte... Neyse biz tanışmamızın hikayesine gelelim: Bir gün Halk Partisinin Arnavutlarından biri bana kendi gazetesinde bir yaylım ateş açtı, açara... Arnavut bu, kabadayıdır! İşin ultra komiksel tarafı, bu Arnavudun bana karşı Türk milliyetçiliğini, Türklüğü müdafaa etmesiydi. Sebep de malum: Ben yine şu mahut tarih kitabına ilişmiştim. Amatör çok... Ne kadar beşeri muzahrafat varsa hep birden aynı varakparede ulumağa başladılar. Çomar ve çakal seslerinden mürekkep bir sekizinci senfoni... Sıkıyönetim komutanına düşen, İşkiptar’ı çağırıp: “Neyine gerek senin tarih meselesi. Git işkembe çorbası, ciğer tavası ile uğraş more!” demekti. Ama bizim Filibeli Rıza, yani General Ali Rıza Artunkal öyle yapmadı; sivil polis vasıtasiyle beni çağırttı. Sivil polisin de telaşı malum... Bu haberi bana iletecek olan memur gece geç vakit gelerek bizim kaleyi, yani Maltepe’deki evi kuşattı. Ben de karşılık tedbir almakta gecikmedim. Karanlıkta birbirimizi gözetledik. Bir defa huruç hareketi yaptım. Düşman ricat etti. Fakat pusuya düşmemek için takibe girişmedim. Kaleye çekildim. Düşman da biraz gerileyerek o geceyi Maltepe karakolunda geçirdi. Doğrusu iki tarafın da haber alma servisleri mükemmel işliyordu. O zaman ben Halk Partisi devletine karşı müstakil bir devlettim. Almanların Balkanlara indiği ve Türkiye’ye saldırmalarına muhakkak diye bakıldığı bir zamanda benim hazırlık yaptığımı ve ilk çağrılışta sırtıma geçireceğim bir çantaya iğne ipliğe kadar her şeyi doldurduğumu gören zevcem: “Hani sen müstakil bir devlettin? Türkiye’nin girişeceği savaştan sana ne?” diye sormuş, ben de: “Türkiye’nin müttefiki olarak harbe katılacağım!” cevabını vermiştim Adama kırk gün deli deseler deli olurmuş; müstakil devlet olduğunu kırk ay söyleyene şakadan da olsa inanılır. Bir gün Boğaziçi Lisesinden çıkıp Köprüye giden tramvaya bindiğim zaman birisi nazikane selam vererek: -“Müstakil bir devletin yeri olmalıdır. Diye yerini bana bıraktı. Bu, Allah selamet versin, aynı lisesin müdür yardımcılarından ve edebiyat öğretmenlerinden nükteci bir arkadaş olan Enver’di. Đşte bu müstakil devleti, Halk Partisinin sıkıyönetimi görüşmeğe çağırıyor, sivil polisi bu işe memur ediyordu. Sivil polislerin doğru söylemiyerek kandırarak iş gördükleri bir hakikat... Bunu taktik olarak yapıyorlar. Edirne meselesi yüzünden birinci şubede sabahladığım gece, o gün tevkif yapan memurların birbirlerine anlattıklarından hep ayını taktiği kullandıklarını öğrenmiştim. Mesela biri, Emniyet Müdürlüğüne getirilmesi gereken adamın evine sabahleyin erkenden gitmiş, kapıyı açan hizmetçiye: “Arkadaşıyım, mühim bir şey söyliyeceğim, uyandırın!” demiş... Be mübarek! Doğruyu söylesen günaha mı girersin? Polis olduğunu söylersen, öteki damdan falan, kaçar mı? Doğrusu şu ki, Halk Partisi polisiyle bir defa temas edenin polise ve dolayısıyla resmi makamlara güveni kalmıyordu. Sicili, sabıkalı hırsıyla aydın bir insana yapılacak muameleyi birbirine karıştıran polis, böylelikle hükümetin milletle arasını soğuttuğunun farkına bile varmıyordu. Bana haber vermeğe gelen polis de sıkılmasa, ertesi günü sıkıyönetim komutanlığına götürmek için beni o geceden tevkife kalkabilirdi. Ertesi sabah erken kapı çalındı. Zaten bekliyordum. Gideceğim treni kendisine söyledim. Ben trene binerken o da başka bir vagona atlıyordu. Vatandaş, polisi, daima koruyucu bir kuvvet olarak görmelidir. Halbuki daima bir baskı kuvveti olarak görmeğe alışmıştı. Bu psikolojik noktayı Halk Partisi asla anlamadı. Zaten neyi anladı ki? Sıkıyönetim komutanı Korgeneral Ali Rıza Artunkal’ın karşısına çıktım. Yanında kurmay başkanı bir yarbayla bir de binbaşı vardı. Beni nezaketle karşıladı. Önce hal ve hatır sordu. Fakat nezaketinin zorlama olduğu belliydi. Çünkü “siz” diye başlayıp “sen” diye bitiriyordu. Bir aralık söz benim “Dalkavuklar Gecesi” romanıma geldi ve sayın komutan şu şahane sözlerle beni cidden habtetti: “Sen kendini kurnaz sanıyorsun ama biz senden daha kurnazız. Romandaki şahıs isimleri ters okunduğu zaman hakiki birer isim çıktığını anlamadık mı sanıyorsun?” İşte, benim bütün gizli maksadımı aydınlığa çıkaran ışıldak bir zeka karşısındaydım. Derhal Yusuf Ziya Ortaç’ın başından geçen bir vak’ayı hatırladım: Yusuf Ziya, iki yerli komünist için “Marks’ın piçleri” diye bir yazı yazmış; generalde kendisini çağırarak: “Herkesin babasını böyle işlere karıştırma” diye öğüt vermiş... Anlaşılıyordu ki sıkıyönetim komutanı olan bu kurmay general ömründe “Marks” diye bir şey duymamış, bunu hakikaten o iki herifin öz babası sanmış... General benimle konuşup bilgiçlik satmağa başlayınca ben de Nizâm-ı Âlem tayfasından olduğumu hatırladım. Vazifemiz ilkokul çocuğundan devlet başkanına kadar eksiklü, yazıklu kim görürsen düzeltmek, nizama sokmaktı. Generali de ıslaha kalktım. Ama fazla bir şey yaptım sanmayın. Sadece tarihten, tarih metodundan bahsettim. Komutan, Hititler çağına ait tarihi ve Volter’vâri bir roman olan “Dalkavuklar Gecesi” nereden aldığımı soruyordu. Buyrun da laf anlatın bakalım! Tarihle tarihi roman hakkında bilimsel bir nutuk çekmeğe mecbur oldum. Benim özenerek verdiğim konferansa karşı: “Atatürk’ün tarihinde senin yazdıkların yok!” diye cevap vermez mi? Atatürk’ün tarihi dediği şey, vaktiyle liselerde okutulan, baştanbaşa yanlış olduğu meydana çıktığı için sonradan bırakılan mahut dört ciltlik tarihti. İlk Cumhurbaşkanı emriyle yazıldığı için ona izafe olunması adet hükmüne girmişti. Birdenbire, tarih hakkında en iptidai fikri bulunmıyan birisiyle karşı karşıya olduğumu anladım ve işi kökünden kestirip atmak için: “Atatürk tarihçi değildi.” Diye cevap verdim. Tabiî bu söz generale göre küstahlıktı. Gözleri faltaşı gibi açılarak: “Atatürk senin bildiğinin on misli tarih bilirdi!” dedi. General bu sözüyle beni Atatürk’e rakip durumuna sokmuştu. Fakat durum Atatürk’le bir tarih imtihanına girmeme elverişli değildi. Sözün gelişi imtihana girsek bile o bana Miken medeniyetini, bende ona Kür Şad ve Yabgu Çiçi’yi soracaktım. Anlaşamıyacaktık. Bundan başka, tarih alanında da olsa Atatürk’le rakip olmak, yani kendisini onunla eşit tutmak akıllara durgunluk verecek bir işti. Atatürk, İngilterenin desteklediği Yunanlılara karşı Türkiye’nin bağımsızlığını kurmuştu. Ya ben? Bununla beraber ben de daha az bir şey yapmış değildim: Hasan Âli ile Falih Rıfkı’nın desteklediği İsmet İnönü’ye karşı kendimi korumuştum. Hangisinin daha güçlü olduğunu okuyucular takdir etsin... Sayın general, “Atatürk senin bildiğinin on misli tarih bilirdi” deyince gülümseyerek sustum. Ben susunca o açıldı. Beni tarihten imtihan etmeğe başladı. Cevap verdim keyiflendi: -“Sen benim bildiğimin yarısı kadar da tarih bilmiyorsun be!” Dedi. Yine gülümsedim; cür’eti arttı: “Ne eserlerin var? “Eserlerimin listesi elinizdeki kitabın arkasında yazılıdır.” Elinde “Dalkavuklar Gecesi” vardı. Çevirdi ve ilk eseri okudu: -“Sartbaşına Cevap” Sordu: -“Bu, İzmir’de harabeleri olan Sart mı? Küçük dilimi yutuyordum... Sayın general benim bildiğimin iki misli tarih bildiğini bu soru ile cidden bana isbat etmişti. Kitabın adından olsun bunun bir şehir harabesi olamıyacağını, bir harabeye cevap verilemiyeceğini anlayamıyordu. Bu adam nasıl korgeneral olmuştu, yarabbi nasıl? Bu sefer yalnız gülümsemekle yetinmedim. Güldüm. Sartbaşının kim olduğunu anlattım. O zaman lafı değiştirdi. -“Müstait bir gence benziyorsun! (eliyle kalın bir dosya göstererek) Dosyanı inceledim. Irkçılık yapıyorsun! Siyasi faaliyeti bırak! İlimle meşgul ol! Memlekette kendi aleyhinde cereyan uyandırma! Sonra kanun seni himaye edemez” Sayın general beni tehdit ediyor, yani Türkçesi: “Sonra seni linç ederler, karışmam ha” diyordu. O dakikada ve sıkıyönetim komutanının odasında hayatım emniyette olduğu için zihnim ve gözlerim dosyaya takıldı. Şişman bir dosyaydı. Kimbilir içinde benim için ne methiyeler vardı: Irkçı, Turancı, faşist, serkeş, menfi, bozguncu falan filan... Tabii bunların arkasından da daha başka günahlar; İki defa evlenmiştir, Reşit Galibe telgraf çekmiştir, evinde Hitlerin resmi vardır, saçlarını Hitler gibi tarar ve başkaları... -“Paşa hazretleri! O dosya okuyup yazması bile tam olmayan polislerin verdiği raporlarla meydana gelmiştir. Benim hakkımda doğru bilgiler ihtiva ettiğini sanmıyorum.” Başını salladı. Bütün esrara vâkıf insanların gülümseyişiyle gülümsedi: -“Doğrudur, doğrudur” dedi. Eh madem ki o doğrudur dedi elbette doğru olacaktı. Cumhuriyet ordusunun muvazzaf korgeneralinin dediği doğru olmayıp da yedek erinin sözü mü doğru olacaktı? Ayağa kalktım. General de kalkmak nezaketini gösterdi. Kendisini esas vaziyeti alarak askerce selamladım. Doğrusunu isterseniz ruh ve karakter bakımından ben üniformasız bir askerdim; o ise üniformalı bir başıbozuktan başka bir şey değildi."

ATSIZ (TÜRKÇÜLÜĞE KARŞI HAÇLI SEFERLERİ)

23 Ekim 2015 Cuma

HERKESİN İÇTİĞİ SU (ÖMER SEYFETTİN)

 Ling-Yu, gayet akıllı, gayet ihtiyar bir fağfurdu. O kadar yükselmeyi severdi ki, halkın malı ile hiçbir ilgisi kalmamasını temin için büyük Çin'in eski kitaplarının, eski kütüphanelerini yakmıĢtı. Çinliler âdeta onun yüceliğine bile inanır gibi oluyorlardı. Derlerdi ki: "Ling-Yu, dünyada Allah'ın dehasından bir numunedir!" Kavga, gürültü çıkıp mahallelerin, köylerin asayişi bozulmasın diye afyon tarlalarını şenlendirip esrarı, haşhaşı, günah olmaktan çıkarmıştı. Devri rüyasız yorgun bir uyku gibi geçiyordu. Herkes kendi dalgasında yaşıyor, "Dünya var imiş, ya yok imiş ne umurun!" felsefesi âdeta bir açık ve kesin yargı ediliyordu. Fakat bir sabah afyonu patladı. Huzuruna bir mandarin girdi. Secdeye kapandı: - Efendimiz, başmüneccim geldi, mutlaka size bir şey arzetmek istiyor! Dedi İmparator Ling-Yu, saten dehası sayesinde gelecekte ne olacağını bilirdi. Derdi ki: "Sebepleri doğru görebilenin neticede şüphesi kalamaz." Onun için başmüneccimden daima kendi tahminlerini dinlerdi. şimdiye kadar o hiç böyle habersiz gelip bir şey söylememişti. Tuhaf, diye başını salladı, acaba ne söyleyecek? - Gayet mühim bir şeymiş efendim. İmparator düşündü. İşler tıkırındaydı. Öyle mühim bir şeyin oluşabileceği yoktu. - Gelsin! buyurdu. Huzura giren başmüneccim, resmî secdesinden kalktıktan sonra: - Ah efendim, gayet korkunç bir felâket bizi tehdit ediyor! dedi. İmparator, dünyanın her şeyine ilişkin bilgisi tamdı. çağırdı. Görünürde savaş, kıtlık, ihtilâl, taşkınlık gibi bir şey yoktu. Badem gözlerini süzerek: - Yanılıyorsun! dedi. - Hayır efendim, muhakkak bir felaket! - Savaş mı? - Hayır. - İhtilâl mi? - Hayır - Ya ne? - Bir yağmur, efendim. - Yani tufan! - Hayır, yalnız yağmur... İmparator, değerli başmüneccimin saçmalayacağına ihtimal vermedi. Tekrar onu bir süzdü. Merakla sordu: - Yağmur niçin bir felâket olsun? - Bu yağmur çok sürecek! - Sürsün. - Suyundan kim bir damla içerse deli olacak? İmparator düşündü. Gerçekten felâket korkunçtu. Çıkardığı sonuçta yanılıp yanılmaya-cağını başmüneccime tekrar sordu. Zavallı âlim bundan son derece emindi. Korkusundan tir tir titriyordu. Sarayda hemen bütün mandarinler topladı. Günlerce tartışmalar, görüşmeler yapıldı. Nihayet daha bu uğursuz yağmur başlamadan sarayın bütün sarnıçlarının, küplerinin, vazolarının, mahzenlerinin önlem olarak temiz sularla doldurulmasına karar verildi. * * * Aradan bir hafta geçmedi, başmüneccimin haber verdiği yağmur hafif hafif yağmaya başladı. Bir gün, iki gün oldu. Dinmedi, hızlandı. Bardaktan boşanırcasına yağdı, durdu. Her tarafı sel aldı. Âdeta minimini bir tufan! Başmünecciminin haber verdiği felâket gerçekten aynen ortaya çıktı. Kim bu yağmurdan bir damla karışmış bir suyu içerse hemen çıldırıyordu. On beş, yirmi gün içinde bütün halk çıldırdı. Yalnız imparatorla çevresindeki seçkin kişiler sarayda saklanmış sulardan içiyorlar, akıllarını başlarında tutabiliyorlardı. Uğursuz yağmur dinmedi. Memlekette çıldırmayan kimse kalmadı. Genellikle deliren halk, işi öyle azıttılar ki, artık ne mandarinler, ne hâkimler saraydan sokağa çıkabiliyorlardı. Bir curcunadır gidiyordu. İmparatoru o vakit düşünmek aldı. Bunun sonu ne olacaktı? Evet bir kere deli olan artık akıllanamıyordu. Zırdeli halk bahçe surlarının etrafında toplanmış, gece gündüz, akşam zurnalarla davullarla kulakları yırtan bir gürültü koparıyor: - Delileri bakın, yuha, yuha!..., diye saklanan sulardan içip akıllı kalanlara dillerini çıkarıyorlardı. Bir gün geldi ki, yiyecek filân temini imkansızlaştı. Lâf anlayan, söz dinleyen kalmadı. İtaatin, vazifenin, büyüğün, küçüğün ne demek olduğu unutuldu. Kanunlar şaka oldu. İdare bozuldu. Yağmurun suyundan içmeyip akıllı kalanların felâketi çok dehşetliydi. Hayatları tehlike içinde geçiyordu. Bir avuç kişiydiler. Milyonlarca delilerin maskarası oldular. * * * Fakat "Ling-Yu" gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. İşe yaramayan, zarar getiren "akılın "delilikten hayırlı bir şey olamayacağına inanmıştı. Bir sabah çılgın halkın tecavüzünden, eğlenmesinden ürkmüş çevresindekilere: - Herkesin içtiği sudan hemen içiniz! emrini verdi. Mandarinler, hekimler, filozoflar, hâkimler: - Aman efendim; akıllarımıza, ilimlerinize yazık olur, diye karşı gelmek istediler. İhtiyar imparator: - Herkes deli olduktan sonra, birkaç kişinin aklına lüzum yoktur!... dedi. Uğursuz yağmurun sularında doldurttuğu ilk kadehi kendi yuvarladı. O anda ufukları sarsan kahkahalar attılar. Surun dışarısındaki curcunaya katıldılar. Gel zaman git zaman, bu genel curcunanın adı "sosyal düzen" oldu. Halk içinde tekrar akıllananlar "deliler!" diye tımarhaneye tıkıldı. Ta işte o vakitten beri bütün hekimler, bütün filozoflar derler ki: "Çinliler dünyanın en akıllı, en zeki, en sakin, en çalışkan bir milletidir!"

21 Ekim 2015 Çarşamba

Bilge Kağan'ın "inisi"nin adı nasıl okunmalı?

Yazan: Mehmet Levent Kaya
Köktürk diye bildiğimiz siyasi yapının ikinci hanedanının en ünlü figürü kuşkusuz Bilge Kağandır. Bilge Kağan'ı belki de kendinden çok daha başarılı hanedan büyüklerinden bile daha çok öne çıkaran ise, kendisi ve kardeşi için diktirdiği dev boyutlardaki iki anıt yazıttır.
Bilge Kağan her iki yazıtta da kardeşinden görev adı ile söz etmiştir. Bu ad Türk yazı birimleri ile "kẅl tign" biçiminde yazılmış. Burada latin aktarımını "ẅ" olarak gördüğümüz üsük, "ö" ve "ü" sesleri için ortak kullanılır. Bu nedenle bu ad yaygın olarak "kül tigin" biçiminde yerleşmiş. Burada bir sorun var.
"Kül" sözü klasik Türkçede de günümüzde olduğu gibi yanan bir şeyin genellikle boz renkli artığı anlamında kullanılan bir kavram imidir. Bu kavrama günümüzde de kül deriz. Dönemin geleneği içinde önemli kişilere güç ve konumlarını belirtmek amacıyla "deniz, dalay, dağ, ırmak" benzeri adlar verildiğinin pekçok örneği var. Bu uygulama kapsamında, bu kişi adının doğru okunuşu da günümüz Türkçesinde göl biçiminde söylenen "köl" olmalıdır.
Bunca önemli birinin adının "ateş artığı; kül" olmaktansa "göl" olması kuşkusuz daha akla yatkın olur. "Kül" okunuşunun günümüz ağızlarındaki "canım, gülüm, gardaşım" seslenişiyle bir ilgisi olamaz, o dönemde böyle bir anlam olduğunu gösterir hiçbir kaynak yok.
Buradan bakarsak, Bilge Kağan'ın kardeşinin adını "köl" (karayla çevrili geniş su birikintisi, göl) yerine "kül" (genellikle boz renkli ateş artığı; kül) olarak okumanın, kendilerinden yüz yıl kadar önce yaşamış aile büyükleri başka bir tiğinin adını "kür (gür, sıkı, güçlü) şad" yerine "kör (gözü görmeyen; kör) şad" olarak okumaktan hiçbir farkı yok.