15 Temmuz 2012 Pazar

"İRAN İLE TURAN" YA DA DELİLSİZ TARİH OLUR MU?-3



Kitabın 4. Bölümü “Türklerin Asıl Yurdu Neresi Değildir?” adını taşımakta.[1] Yazar bu bölümde, önce Altay Bölgesini Türklerin ana yurdu olarak kabul edenlerin gerekçelerini sıraladıktan sonra[2], son olarak şöyle der: “Türkler göçebe[3] bir kültürün temsilcisidirler. Bu yüzden tarihte, göçebeliğin hakim olduğu yerlerde neşet etmişlerdir. Aynı kültürün hakim olduğu Kazak bozkırları ve Doğu Avrupa’da Hint-Avrupalı “göçebeler” yaşadığına göre, Türkler ancak Altaylar etrafındaki bozkırlarda yaşamışlardır.” [4] Bu garip cümleye göre, Altay teorisinin savunucularının tamamı, Türklüğü Altay dağlarına hapsetmek isteyen, onları “göçebe” olarak gören bir zihniyet taşımakta. Bu sözler, yalnızca Batılı bilim adamlarını kapsamamakta, Türkiye’de bölgeyle alakalı çalışan ve istisnasız Altay teorisini destekleyen bütün tarihçileri de zan altında bırakan, ağır bir sözdür. Türk tarihçileri, elde bulunan veriler ışığında Türklerin ana yurdu olarak Altaylar bölgesini genel olarak kabul etmişlerdir.[5] Konuyla ilgili genel bilgileri kıymetli hocam Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu’nun “İslâm Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü” isimli eserinden okuyabilirsiniz. Çandarlıoğlu, bu eserinde Türklerin ilk ortaya çıkış bölgesi olarak Altay-Sayan Bölgesini işaret etmektedir.[6] Bizim kanımızca, arkeolojik verilerin ışığında, Türkler iki ana kültür bölgesinde, birisi doğuda Afanasyevo, diğeri ise batıda Andronovo bölgesinde gelişmişler ve birbirlerine akraba olan bu iki kültür bölgesi, zamanla karışarak, tarihten bildiğimiz Türk topluluklarını meydana getirmişlerdir.[7] Dolayısıyla Türk tarihçilerinin Altayları ana yurt olarak görmelerinin sebebi, yukarıda yazarın saydığı sebeplerden hiçbiri değildir. Eldeki maddi veriler ışığında ve tamamen bilimsel olarak ortaya atılmış ve kabul görmüş bir fikirdir. Yazar ayrıca, biraz aşağıda, Rus ve Alman araştırmacıların bize –ve galiba kendisine de- göre kasıtlı yayınlarını, Afanasyevo ve Andronovo’nun “Beyaz Irk”, Minusinsk’in ise “Sarı Irk”a ait olduğundan bahsederek, bu sayede Afanasyevo ve Andoronovo Kültürlerinin Türklerin en eski kültürleri olacağını da, Bahaddin Ögel’in de yazdıklarından destek alarak, yazar. [8] 

Bunun devamında “ Bu kültürlerin sahipleriyle sonraki dönemde aynı yerde karşımıza çıkan Hun, Kırgız ve muhtemelen Bulgar Türklerinin, ortak bir coğrafya ve de göçebe[9] kültürünün evrensel öğeleri dışında, paylaştıkları şeyler hakkında fazla bilgimiz yoktur.” diyen yazar,  anlaşılan bölgeyi Türk yurdu olarak görmemektedir. Bulunan bütün arkeolojik malzemeler, bölgede kültürel bir devamlılığın olduğunu göstermektedir. Bu kültürel devamlılığın en bariz göstergeleri ise, Lena nehrinden Anadolu içlerine kadar uzanan bölgede bulunan kaya resimleridir. [10] Tabii, bu kaya resimlerini inceleyip yorumlayabilmek için hepsini yerinde görmek, bir arkeolog titizliğiyle yaklaşarak görsel malzemeleri birbirleriyle eşleştirebilme yeteneği ve bilgisi gerekir.

Önceki sayfada başlayıp bu sayfada devam eden bir dipnotta[11]  geçen bir söz de ilgi çekicidir: “Arabanın Hint-Avrupalılar için önemini vurgulayanlar Sibirya içlerindeki eski Türk kavimlerinin Çinlilerce “Yüksek Arabalılar” olarak adlandırıldıklarını, bunun ETNİK bir anlam taşıdığını bilmiyor olmalılar.” Yazarın burada da, Çinlilerin verdiği isimle Kao-che yani Yüksek Arabalılar sözünü, etnik bir ayrım sözü gibi gösterdiğini görmekteyiz. Bu ad, etnik bir ad değil, sadece bir ya da birkaç boyun, bulundukları coğrafyaya uygun araç kullanmasından ileri gelen bir isimlendirmedir. Yazarın kullandığı mantıkla gidersek eğer, meselâ 1970’li yıllarda siyah-beyaz tv kullananlarla, 1990’lı yıllarda renkli tv kullananları da ayrı birer “etnik” grup olarak pekâlâ görebiliriz. Tabii bu söz biraz mübalâğalıdır. Ancak, kitapta geçen bu sözün ne kadar ciddi(!) olduğunu göstermek açısından, bu sözü kullandık.

“Mevcut hâkim görüş sürdüğü müddetçe, iyi bilinen ilk Türkleri kısaca bilmiyor olarak kalacağız” sözü de gariptir.[12] Öncelikle, iyi biliniyor olan nedir? İyi biliniyorsa eğer, neden bilmiyor olarak kalacağız? Yazarın kast ettiği, “iyi bilinen” tarih, yoksa hiçbir maddi delile dayanmayan ama yazar tarafından varlığı kabul edilen, Ön Asya’nın Türklerin ana yurdu[13] oluşunu anlatan “tarih” mi? Galiba sonuncusu olacak.. 

Ayrıca yazarın “mevcut hâkim görüş”ten kastı nedir? Eğer, kabaca Altay bölgesinin -aslında bugünkü Kazakistan bozkırlarının- Türklerin ana yurdu olduğu teorisi ise, daha önce de belirttiğimiz gibi elde bulunan maddi deliller tamamen bunu desteklemektedir.  Yazarın ilerleyen sayfalarda savunucusu olduğunu göreceğimiz görüşün ise, M.Ö. 2. bin yıldan öncesine ait maddi herhangi bir delili bulunmamaktadır. M.Ö. 2. bin’e tarihlenen bu türden arkeolojik buluntular da, bölgenin ana yurt değil, olsa olsa Bozkır’ın devamı olan bölgede de, bazı Türk ya da bozkırlı boyların yaşamış olduklarını gösterir.

Aynı sayfada “Türkler Hep Doğudan mı Gelmiştir?” ara başlığı altında şunları okuyoruz: “İkinci husus, görüş alanımıza giren başka yerlerdeki Türklerin hep doğudan, aynı kaynaktan fışkırıp gelmeleridir.” Evet, doğrudur. Tarihsel süreç içinde bütün Türk boyları doğudan batıya doğru göçmüşlerdir. Bunun devamında ise yazar “Öncelikle Türklerin belli bir istikametten gelmeleri, vardıkları yerde veya yolları üzerinde başka Türklerin olmadığı anlamına gelmez. Hunlar Asya’nın doğusundan gelmişlerdir, ama Doğu Avrupa ve Kafkaslar’da daha önce gelmiş veya baştan beri oranın sakini olan diğer Türklerle karşılaşmışlardır. .. Burada yalnızca Türklerin yeniden Türkleşmesinden bahsetmiş oluruz”[14] gibi bizce anlamsız ifadeler kullanmaktadır.  

Bu sözler anlamsızdır, çünkü yazarın ilk cümlede belirttiği üzere, tarihsel süreç içinde bütün Türk boyları doğu’dan batı’ya göç etmişlerdir. Buna, yazarın Hunlar’ın batıya göçünde Doğu Avrupa, Kafkaslar ve Azerbaycan bölgelerinde rastladığını belirttiği boylar da dahildir. Zira bozkır hayat tarzı, Mançurya’dan Macaristan içlerine kadar bir bütünlük teşkil eder. Aradaki bazı büyük nehirler hariç coğrafi olarak da kesintisiz devam eder. O devirlerde, bahsi geçen coğrafyalarda yaşayan boyların, oraların yerel halkı olduklarını gösteren herhangi bir iz de şimdiye kadar bulunmamıştır. Eğer bulan ya da gören varsa bize de bildirmeleri rica olunur.

“Bütün dünya’da görülen bir gerçek var: Verimli topraklarda nüfus daima kalabalık olur; verimsiz yerlerde tarihin hiçbir döneminde belir bir seviyeyi aşmaz”[15] diyen yazar buna günümüz dünyasından çeşitli örnekler vermektedir. [16] Ancak yazarın verdiği örneklerden, bundan 2 bin yıl öncesinde de bu bölgelerin ikliminin aynı şekilde olduğunu sandığı görülüyor. Verdiği örneklerden, bugünkü Moğolistan bölgesinde yapılan araştırmalarda, yaklaşık 2 bin yıl önce kuruduğu anlaşılan pek çok nehir yatağına rastlanılmıştır. Moğolistan’ın bugün taşlık çöl olan bazı bölgelerinde tesbit edilen kaya resimlerinde, bugün ortadan kalkmış sulak alanlarda yaşayan çeşitli av hayvanlarının resimleri ele geçmiştir. Bu da göstermektedir ki, bölge 2 bin yıl önce bugünküne benzemiyordu. Tıpkı, bugün sadece haritalarda görebildiğimiz Aral Gölü’nün kuruyup yok olması gibi. Bu yüzden, günümüz Moğolistan topraklarında 3 milyondan biraz fazla kişinin yaşıyor olması, geçmişte bu bölgede yaklaşık aynı miktarda insan yaşadığını göstermez. Eğer böyle bir durum olsaydı, M.Ö. 3. yy’dan M.S. 13. yy’a kadar uzanan dönemde, Hunlardan başlayarak Çingiz Han dönemine kadar uzanan bu kadar Türk göçünü açıklayamayız. Aslında yazarın niyeti bunları açıklamak değil, aslında Azerbaycanlı araştırmacılara ait olan, kendi teorisini doğrulatmak.  

Yazar biraz aşağıda “Aynı şey Sibirya’daki Türk yurtları ve batıdaki, sözde Fin-Ugor halklar için de geçerlidir. En az 5000 yıllık geçmişleri olan bu halklar üzerinde Ruslar, artışı ciddi manada etkileyecek bir etnik temizlik yapmamışlardır” demektedir. Bu sözden de yazarın, erken dönem Rus tarihiyle ilgili bazı şeyleri gözden kaçırdığını hesap ediyoruz. Zira en erken Rus kroniklerinde, Slav halklarının başına geçen Normanların, bölgedeki Fin-Ugor kabilelerini asimile ettiklerinden söz edilmektedir. Bu asimilasyon süreci, kesintisiz devam etmiştir. 16 yy’da, Çar Korkunç İvan döneminde,  Kazan Hanlığının işgal edilmesi döneminde bölgedeki Fin-Ugor toplulukların da Ruslaştırıldığı, bugün Rusya Federasyonunda yaşayan pek çok Fin-Ugor kökenlinin sadece Rusça konuştukları da bilinen bir gerçektir. Ayrıca soğuk iklimlerde yaşayan halkların nüfus artışlarının olmadığı bilinen bir olgudur.

Tonyukuk’un, Çinliler hakkında sarf ettiği: “Onların nüfusu bizim 100 katımızdır” sözü de,[17] Türk yurdunun verimsizliğini ya da nüfusunun azlığını değil, Çin toprağının daha verimli ve Çin’deki nüfus sıklığını gösterir. 

Bilge Kağan döneminde, Gök Türklerin savaşlara çok az sayıda savaşçı göndermelerinin ana sebeplerinden[18] 7. yy’dan itibaren bölgede yaşanan iklim değişiklikleriyle alakalı olmalıdır. Bu iklim değişiklikleri nedeniyle, pek çok boyun ana yurttan ayrılarak verimli alanlara göç ettikleri de bilinen gerçektir. Hatta Çin’e bağlanan pek çok Türkün varlığı bilinmektedir. 

M.S. 1.-2. bin yıllarda Bozkır bölgesindeki Türk nüfusunun fazlalığından bahseden yazar şu kanaate varmakta: “Ortaçağ’da, dünyada çok ciddi bir Türk nüfusu vardı. Bunun kaynağı, en fazla iki kabilenin yan yana yaşayabileceği, Altaylar ve etrafındaki bozkırlar olamaz”. Atlaya dağları yazarın sandığı gibi ufak bir bölge değildir. Moğolistan’ın bütün kuzey sınırını oluşturur. Ayrıca, aklı başında hiç kimse “Türkler sadece Altay dağlarında neşet etmişlerdir” sözünü söylemez. Altay, burada bir semboldür ve Altayların her iki tarafı da, hem kuzey batısındaki Sayan bozkırı, hem de güneyindeki Ötüken Bölgesi tarihin her döneminde, yalnızca Türklerle meskun olmuş yerlerdir.  Ve bu bölgeler, hiç de öyle ufak, Türkiye’deki bir ilçe ya da il kadar değildir.

Fergana’daki Soğdların ya da bugünkü Azerbaycan’da aslında hiç varolmamış olan sözde İrani halklara gelirsek[19] Soğd nüfusunun ne olduğuna dair elimizde hiçbir ciddi veri yoktur. Yerel beylikler ya da krallıklar olarak hüküm sürdükleri düşünülen Soğdlar, arkalarında sadece bazı dil yadigarları bırakmışlardır. Bulunan arkeolojik malzemelerin bir kısmında Soğdların fizyonomisiyle ilgili bilgilere rastlanılır. Özellikle Efrasyab kentinden ele geçen duvar resimlerinde, Kral dışındaki bütün tipler Türk tipinde resmedilmişlerdir. [20]

Kuzey ve Güney, bütün Azerbaycan topraklarında ise, tarihin hiçbir döneminde İrani[21] nüfus olmamıştır. Az sayıda Talış dışında, bugün de bu topraklar tamamen Türklerle meskûndur. Sadece tarihi Azerbaycan ülkesinin Kuzey-Batı kısmı, 19. yy’dan itibaren bölgeye yerleştirilen Ermeniler tarafından Türklükten çıkarılmış, 1990 yılı civarına kadar bölgede yaşamaya devam eden Türkler de, bu tarihte Azerbaycan’a göç ettirilmişlerdir. Yani görüldüğü üzere, bölgedeki sözde Fars unsurunun geri çekilmesi ya da asimile edilmesi gibi bir durum söz konusu değildir. [22]

Yazar, ilginç bir biçimde, bundan sonraki kısımda Türk dili ve Altay dilleri teorisine geçiş yapar. “Bitişken bir dil konuştuklarını bildiğimiz Doğu Anadolu ve Azerbaycan’ın eski halkları, …, bu dillere kaynaklık etmiş olabilirler”[23] der. Varlıklarını, özellikle Asur dönemi çivi yazılı tabletlerden öğrendiğimiz bu topluluklarla ilgili bildiklerimiz çok azdır. Bu yüzden, sadece dil örneklerine bakarak karar vermeye, kişisel olarak karşıyım. Ancak sonraki dönemleriyle ilgili karşılaştırmalar ve arkeolojik malzemelerin tahliliyle bir sonuca ulaşılabilir. Ancak bu halklardan önce Sümerlerin, yine aynı dönemde de Elamların bölgeye doğudan göç edip geldikleri bilgisi düşünülürse, çivi yazılı tabletlerde bahsedilen halkların da, onların arkasından bölgeye geldikleri düşünülebilir.

Bu sayfada bulunan bir dipnotta da gariplik vardır. [24] İki sayfa önce Hint-Avrua dillerini anlatırken “Sanskritçe’nin, Yunanca ve Latince’ye çok benzediğini, Gotça ve Keltçe ile birlikte tüm bu dillerin aynı kaynaktan çıkmış olması gerektiğini söylüyordu” cümlesini kullanan yazar,[25] bu dipnotta ise “Fakat bitişken dil bölgesinin tam ortasında bulunup bu dillerden olmayan, kadim Sibir dilleri diye sınıflanan Keltçe gibi dillerin varlığını da unutmamalıyız” der. Bu durumda Kelt dili,  Hint-Avrupa dili mi, yoksa eski Sibir dilleri sınıfına mı giriyor? O zaman, Keltlerin yaşayan bakiyeleri olan İrlandalılar, İskoçlar, Gal halkı ile Brötonlar Hint Avrupalı mı, Sibir halkları soyundan mı? Peki sizce hangisi?

Yazar, genel hatalara bu bölümlerde de devam ediyor. “Örneğin Bulgarca, bir Türk dili olarak aile değiştirmemiştir. Tamamen bir Slav dili haline geldiği için bugün başka bir aileden sayılmaktadır” diyen yazara şunu hatırlatmak isteriz. Bugünkü Bulgaristan topraklarında, Avarlar döneminde yerleştirilen Slav ve Trak nüfusunun başına geçerek onları yönetmeye başlayan Bulgar nüfusu, sayıca çok azdı. Sayıları belki birkaç bini ancak bulan bu nüfusun, yoğun bir Slav nüfus içinde erimesi çabuk olmuş, dilleriyle birlikte Slavlaşan bu az sayıdaki Bulgar yönetici sınıf, arkalarında, bu bölgedeki Slavlara verdikleri isimlerini bırakmışlardır. Tıpkı, İskandinavya’dan gelip Kuzey Slavlarının başına geçen Normanlarda olduğu gibi.

Yazar bundan sonra dil mukayeselerine girişiyor. Fransızca, İngilizce, Sırpça, Arapça gibi dillerdeki bazı cümle ve kelimelerle Türkçe karşılıklarını veriyor. Biz, dilci olmadığımızdan, kendimizi bahsi geçen dilleri yapısal anlamda incelemeye yeterli bulmadığımızdan bu konuya değinmiyoruz. Bu konu dilcilerin ihtisas alanıdır. O yüzden, herkesin konu hakkında kalem oynatmasını doğru bulmuyoruz. Bir de bu bölümde yazar, Doerfer’in bir tesbitine söylerken[26] bu tesbitin yer aldığı başka bir kaynağa atıfta bulunmakta. [27]

Dil konularıyla alakalı olarak, az yukarıda her ne kadar fikir belirtmemizin uygun olmadığını söylesek de, yazarın verdiği bazı örnekleri buraya alıyoruz: “Sans. Upari, Yunanca hyper, Gotça ufar kelimelerini, Türkçe aynı anlamdaki Yukarı/ukarı ile karşılaştırmak mümkündür. Yine bugün kip biçiminde dirilttiğimiz, aynı zamanda benzerlik ifade eden gibi  kullandığımız genel Türkçe kêp, Macarca kêp sözü de, batıdan aldığımız kopya (Fransızca copie, İngilizce copy, aslen Latince copia) ile bağlantılı gözüküyor.”[28]

Tam burada, ilk kez dün gece duyduğum ve çok beğendiğim bir sözü yazmak istiyorum: “Diller, aralarındaki benzerliklere göre değil, benzemezliklere göre sınıflandırılır..” Şinasi Tekin’e ait bu sözü, bu aralar çok sık hatırlayacağım.

“En ilgincini ise İngilizce eleven’da bulabiliriz. Bu kelimenin Eski Almanca ainlif, bu biçiminse ain-lif, bugünkü İngilizce tercümesiyle one-left şeklinde bir etimolojisi vardır. Bu ise eski dilde[29] “(10)’u bir geçti” demektir; yani “onbir” anlamına gelir.” [30] diyen yazar arkasından şu ilginç sözleri ekliyor: “ .. Eski Bulgarca’da elem adlı bir kelime vardır; sonraki anlamına gelir. .. Bulgar Hanları Listesi adıyla bilinen eski bir kaynakta, bu kelimenin bir yerde 11 sayısı yerine kullanıldığını görüyoruz.. Eski Bulgarcada 10 yerine wan denildiğini düşünürsek , 11 için asıl biçiminin ise ele-wan “ondan sonraki” olduğunu tahmin edebiliriz. Bunun söz konusu İngilizce kelimeyle alakası ise hem ses hem de anlam olarak gayet açıktır.”[31]

Yazar “gayet açıktır” diyor ancak şu “izah” cümlesinde bile aklıma pek çok soru takılıyor. Elem ya da ele sözü “sonraki” ve “on bir” anlamlarını veriyorsa, bu sözün başına ya da sonuna herhangi bir ek söz almaması gerekir. Yani zaten 11 sözünü ifade eden bir sözün başına ya da sonuna başka bir sözcüğün gelmesi mantıklı değildir. Yazarın iddia ettiği gibi, ele-wan sözcüğünü 11’in asıl biçimi olarak kabul etmekte sorun yaşıyoruz. Çünkü yazarın verdiği örneklere bakacak olursak ele-wan sözünü ya “on bir on” olarak ya da “sonraki on” olarak okumamız ve anlamamız gerekir ki, birincisi mantıksız olur. İkinci şık, yani “sonraki on” ise, ondan sonraki ilk sayıyı değil, ikinci onu yani yirmiyi işaret eder. Dolayısıyla burada yazan şekle göre, bu iddia biraz havada kalmakta. Ayrıca bunun doğru olduğunu varsaysak bile (ki yukarıda anlattığımız sebeplerden dolayı bizce mümkün görünmemekte), Eski Bulgarca ile İngilizcenin birbirleriyle ne zaman bir arada bulundukları ve İngilizlerin hangi ara bu sözü kendilerine mâl ettikleri, kocaman bir soru işaretidir.

Yazar, Türkçe Altay ve Tanrı Dağları arasında doğmuş olsa bile bunun Türklüğün ilk yurdu olamayacaklarını da söyler ve başka bir örnek olarak Toharları getirir. [32] Tohar diliyle alakalı tartışmalar her ne kadar dil ve tarih bilimcileri hala uğraştırmaktaysa da, bunun çözümüyle alakalı kendi görüşlerimizi, yakın bir zamanda yayınlayacağız. Bu örneği verirken yazar 72. sayfada Hint-Avrupalı, 74. sayfada ise Kadim Sibir halklarından diye tarif ettiği Keltleri, aniden tekrar Hint-Avrupalı olarak gösterir. Sanırım bir kafa karışıklığı var..
Bu bölümün son kısmı “Kemikler, Oklar, Baltalar vs.” adını taşıyor. [33] Evet, harfi harfine böyle. Bu bölümde de yine, daha evvel bahsettiğimiz, “Moğolsu”luktan dem vuran yazar’a göre Türkler, “Orta Asya’nın beyaz ırktan kemiklerini bulunduğu kısımlarının halkı idiler. Tarihi Türklüğün Moğolsuluğunu, dolayısıyla Sarı Irktan oluşunu kanıtlayacak ne arkeolojik, ne antropolojik ve ne de demografik delil vardır”.[34]

Gördüğümüz gibi yazar hâlâ, eski ve artık kimseler tarafından ciddiye alınmayan köhne “sarı ırk, beyaz ırk” sınıflandırmasına dayanarak, bunun olmaması gerektiğini söylüyor. İyi de, zaten kimse bunu iddia etmiyor ki! Yazar, insanların bunu iddia ettiği gibi bir düşünceye kapılıp buna karşı teoriler ileri sürmekte ancak ileri sürdükleri de sağlamlıktan ve gerçekçilikten uzak görünüyor. Zira biz Türkler Asyalıyız. Bunu kabul etmeden yapılacak her çalışma, maalesef yanlış yönlere sürüklenmeye mahkumdur. “Medeniyet getirici Hint-Avrupalılar” teorisini reddetmek için, “medeniyet yapıcı beyaz ırk” gibi gülünç söylemleri de bir kenara bırakmak gerekir.

“Doğu Karadeniz bölgesine yeryüzünün hangi milletini koyarsak koyalım, nihayetinde bu bölgenin şimdiki sakinlerinin sahip oldukları hayat tarzını ve maddi kültürünü geliştireceklerdir” sözüne de[35] bir itirazımız olacaktır. Bugün Karadeniz’de yaşayan insanlar, yazı yaylalarda, kışı ise kıyıya yakın alanlarda geçirmektedirler. Bu asırlardan beri böyledir. Fakat, M.Ö. 7-6. yy’da başladığı genel olarak kabul edilen Yunan kolonizasyonu döneminde, bölgede Sinope (Sinop), Amissos (Samsun), Keresus (Giresun) ve Trapezus (Trabzon) gibi  ticaret kolonileri kuran Helenlerin, yaylacılık yaptıklarını hiçbir yerde duymadım. Zira bölgeye yerleşen Helenlerin kendi topraklarından getirdikleri hayat tarzı farklıydı ve bölgede yaşadıkları süre içinde de bunu devam ettirmişlerdir. Bu durum, bir coğrafya’ya gelip yerleşenler, illa da o coğrafya’ya uygun hayat sürmüyorlar demektir.

“Bozkır insanların göçebe olmasını zorunlu kılıyor. Göçebelik, sonradan ortaya çıkmış bir yaşayış biçimidir ve göçebe toplumlar aslen yerleşiktiler. [36]” diyen yazar, bunun dipnotunda şöyle diyor: “Bundan 4.000 yıl kadar önce, Cilalı Taş Devrine geçişle birlikte göçebeliğin kökleri görülüyor.” [37] Daha önce de sorduğum soruyu burada tekrarlayıp “öncesinde insanlar yerleşik miydi?” demeyeceğim. Bir arkeolog olarak şunları sormak istiyorum: Taş Devri, Cilalı Taş Devri gibi tabirler bugün çok gerilerde kalmış durumdadır. Biz arkeolojide bu devirlere Neolitik Dönem adını vermekteyiz. Bu dönem kabaca M.Ö. 9 binlerden başlayarak M.Ö. 6. bin yıl ortalarına kadar devam eden bir süreçtir. Bu süreçte insanlar yerleşik hayata geçmişler, tarım ve ticarete başlamışlardır. Elbetteki bu süreç dünyanın her tarafında aynı zamanda başlamamıştır ama bundan 4.000 yıl önce, yani M.Ö. 2. binlerde hangi Cilalı Taş Devrinden bahsediyorsunuz?

“ (Hint-Avrupalılar).. Kafkaslarda, Orta Asya’nın güneyinde ve İran’da yerleşikleşmişler..”[38] sözüne de bir düzeltme yapmak istiyorum. Kafkaslar’da, yakın zamanda yerleştirilen Ermeni ve Rus nüfuslar müstesna,  Osetler dışında Hint-Avrupalı halk yoktur. O halde?

Türklerin konar-göçer olmalarının getirdiği bazı özellikleri vardır. Bunu nasıl alırsanız, öyle okursunuz. Konar-göçer hayat da, tam göçebe hayatıyla yerleşik hayatın ortasında bir yerlerdedir. Bu hayatın göçme kısmından bazı veriler alırsanız “Türkler göçebe”, konar kısmından bazı veriler alırsanız da “Türkler yerleşik” diyebilirsiniz. Önemli olan, bu hayatın inceliklerini tam olarak bilip bilinmeyen kısımlarına ise ona göre çözümlemeler üretmektir. Bu yüzden, Türklerde demirciliğin bulunması ya da tarım terimlerinin Türkçe olması, Türklerin yerleşik oldukları anlamına gelmez. [39]

Hiçbir aklı başında çalışmada Türklerin dini olarak Şamanizm geçmez. Zaten Şaman sözü de Türkçe’de yoktur. Din adamlarına Kam adı verilirdi. Ancak bunu bir kompleks vesilesi yapıp ille de Türkleri Tek Tanrıcı yapmanın lüzumu olmadığını düşünmekteyiz.


[1] S. 61’den itibaren.
[2] S. 62.
[3] Önceki bölümlerde bahsettiğimizden, burada tekrar değinmeyeceğiz.
[4] S. 62.
[5] Gülçin Çandarlıoğlu, “İslâm Öncesi Türk Tarihi ve Kültürü”, TÜDAV: 2003.
[6] Çandarlıoğlu, S. 12.
[7] Konuyla alakalı bir makale, tarafımızdan hazırlanmaktadır.
[8] S. 63-64.
[9] Evet, yine “göçebe”.
[10] Tarihi Türk coğrafyasındaki kaya resimleriyle ilgili, sayın Servet Somuncuoğlu’nun “Sibirya’dan Anadolu’ya Taştaki Türkler” ve “Saymalıtaş: Gökyüzü Atları” isimli iki çalışmasına bakılabilir. Her iki çalışma da, Türkiye’de alanında tek ve başvuru eseri niteliğindedir.
[11] S. 63-64. Dipnot: 53.
[12] S. 65.
[13] Bu söz pek çok kişiye garip gelebilir ama, özellikle Azerbaycan’da bazı araştırmacılar buna dönük çalışmalar yapıyorlar. Bunun geniş anlatımını, ilerleyen bölümlerde göreceğiz. 
[14] S. 65.
[15] S. 65.
[16] S. 66.
[17] S. 69.
[18] S. 69.
[19] S. 71.
[20] Daha geniş bilgi ve görseller için Bkz: Gorshenina-Rapin, Arkeologlar Orta Asya’da, YKY.
[21] İran sözü aslında coğrafi bir adlandırmadır. Bu yüzden İrani yerine Fars demek daha uygun olur. Ancak yazar, İrani sözünü kullandığından biz de bunu kullandık.
[22] Azerbaycan’ın erken devirleri ile ilgili daha geniş bilgi için bkz: Mirza Bala, “Azerbaycan Tarihinde Türk Albanya”, ayrıca Kalankatlı Moses, “Alban Tarihi”, vd.
[23] S. 73.
[24] S. 74. Dipnot: 67.
[25] S. 72.
[26] S. 82.
[27] S. 82. Dipnot: 82.
[28] Sf. 85.
[29] Buradaki “eski dil sözü, herhalde eski İngilizce olacak.
[30] S. 85.
[31] S. 86.
[32] S. 88.
[33] S. 88.
[34] S. 89.
[35] S. 89.
[36] S. 89-90.
[37] S. 90. Dipnot: 82.
[38] S. 90.
[39] S. 90. 

13 Temmuz 2012 Cuma

"İRAN İLE TURAN" YA DA DELİLSİZ TARİH OLUR MU?-2


Kitabın 3. Bölümü “Turan’ın Kısa Tarihi” adını taşımakta. [1] Burada da ilk olarak şöyle bir cümle göze çarpıyor: “Bilgimiz açısından Orta Asya’nın durumu da İç Asya’dan farklı değildir..” Acaba Orta Asyayla İç Asya tabirleri arasında bir fark var mı? Açıkçası ben şimdiye kadar bu iki tabirin de, birbirinin aynı olduğunu biliyordum. Demek ki farklıymış..

“Türklerin türeneği[2], hareket ve yayılmaları. Bu araştırmaların somut meyveler vermesiyle birlikte, klasik bilimin Altaylar’ın bile ötesine itelediği bir arazi ile son yıllarda gelişen ve haklılık ve doğruluk payı son derece yüksek olan, çok daha batıda, hatta Ortadoğu’da bir kadim Türk yurdu arasında kalan Türkler, sonunda bir sabit yurt tutabilecekler, hatta göçebelikten de kurtulacaklardır.”

Bu cümledeki yazım ve anlatım bozukluklarını bir kenara bırakalım.  Yazarın burada “klasik bilim” dediği ve Türklerin anayurdunu Altaylar’ın da ötesine atmaya çabalayan görüş, batı bilim camiasında kuvvetli taraftarları olan Hint-Avrupa teorisidir. Bu görüş, dünyadaki bütün köklü medeniyetlerin Hint-Avrupalı kökenden geldiğini delilsiz, kanıtsız ama ısrarlı bir propagandayla dile getirmektedir.[3] Önceki yazımızda da değindiğimiz üzere Türkler göçebe değil konar-göçerdir. Tarihin hemen her döneminde de bu yaşamı devam ettirmişlerdir. Hâl böyleyken hala “Türkler göçebedir” akla, mantığa ve bilime sığar bir tarafı yoktur. [4]

“Cengiz Han da Oğuz soyundandır” sözü de ilgi çekicidir. [5] Şimdiye kadar böyle bir iddiayı duymamıştım. Bu cümlenin dipnotunda ise bu söze açıklama yerine Şecere-i Terakime ve  Ord. Prof. Dr. A. Zeki Velidi Togan hoca’nın “Oğuz Destanı” isimli eserine gönderme vardır. Bu göndermeler de Oğuz han’ın atalarıyla ilgili bilgileri içermektedir. [6]

51. sayfadaki bir dipnotta geçen bir söz de dikkatimizi çekti. [7] “ (Özbekler) .. Taşkent ve etrafını alınca, onlardan kopan ve bozkır’da serazat yaşayan kimi mirzaların çevresinde toplanan çeteler, sonraki Kazak halkının nüvesini teşkil etti.” Bağımsız yaşam süren bozkırdaki küçük obaları çete olarak adlandırmak, herhalde şimdiye kadar Rusların bile aklına gelmemiştir. Türk tarihini layıkıyla bilmezseniz, Motun Yabgu’yu rahatlıkla bir baba katili, Köl Tigin ve Bilge Kağan’ı darbeci, Attila veya Çingiz Kağan’ı da istilacı vahşi olarak görebilirsiniz. Tıpkı Kurtuluş Savaşımız sırasında Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’nın çeteci ilan edilmesi gibi..

Yine aynı cümleye göre Kazakların en erken 16. yy’ın ortalarında, yani Şeybani hanlarının bugünkü Özbekistan taraflarına yerleşmesinden sonra ortaya çıktığı gibi bir sonuç çıkıyor ki, bu da yanlış bir bilgidir. Cuci soyundan gelen Şeyban hanları, 15. yy başlarından itibaren önce Kazak bölgesine hakim olmuş, bilahare 16. yy başlarında, Timurlu emirlerinin iç mücadelelerinden faydalanarak bütün Batı Türkistan havalisine egemen olmuşlardır. 15. yy ortalarında, takriben 1460 yılı civarında kaynaklarda “Kazak” sözü geçmeye başlar. [8]  Yani görüleceği üzere, Kazak sözü iddia edilenin aksine daha eskilere dayanmaktadır.

Europid ve Mongoloid tanımlarını kabul etmeyen yazar, bunların yerine, artık kimse tarafından kullanılmayan eski iki tabiri kullanmıştır: Beyaz Irk ve Sarı Irk. [9] Tamamen antropoloji biliminin kendine has sınıflandırmalarından olan Europid ve Mongoloid tabirlerinin, Türk soyuyla bağlantılı kullanılmasına karşı olmak, bunların yerine artık dünyada kimsenin kullanmadığı Beyaz, Sarı ya da Siyah Irk sözlerini getirmek olmamalı.

İlerleyen satırlarda daha önemli şeylere rastlıyoruz: “Türklerin Sarı Irk’tan oluşu da ispatlanmamış bir konudur. [10] Bugünkü Türklerin çoğunluğunun bu ırkla bir bağlantısı yoktur.[11] Eski zamanlarda ise, ilerleyen sayfalarda gösterileceği üzere, Türklerin Sarı Irktan veya Moğolsu olmalarına zaten imkân yoktur. Doğu Türklerinde göze çarpan Moğolsuluk, binlerce yıllık içiçeliğin sonucu olsa gerektir. Doğuya gittikçe Moğolsu özelliklerin artması da bunun göstergesidir.” [12]

Yazarın bu satırlarda sözünü ettiği “Moğolsuluk”, eğer göz çekikliği ise, bugün Balkan ve Anadolu Türkleri ile Azerbaycan Türkleri dışındaki bütün Türk boylarında görülen göz çekikliğini neye yoracağız? Türkistan ve Bozkır coğrafyasındaki büütn diğer Türk boylarının, yazarın tabiriyle Moğolsulaştığına mı? Peki, bugün dahi dünyadaki bütün Moğol nüfusu 7.5-8 milyon civarındaysa, bu kadar az nüfusa sahip bir halkın, kendilerin kat be kat çok ve kuvvetli bir millet olan Türkleri kendilerine benzetebilmelerinin sebebi nedir? Buna imkan var mıdır? Yoksa, o zaman bütün bu Türk boyları da mı Moğoldur? Ayrıca, bugün Anadolu Türklerinin pek çoğunda görülen göz çekikliği ya da Azerbaycan Türklerinin tabiriyle söylemek gerekirse “kıyıq gözlülüğü” nasıl açıklayacaksınız? Görüldüğü üzere buradaki “Moğolsu” tabiri de havada kalmaktadır.

Bu alıntının son cümlesinde de “doğu’ya gittikçe Moğolsu özelliklerin artması” değil, tam aksine, batıya geldikçe (yazarın tabiriyle) Moğolsu özelliklerin [13] azalması söz konusudur.

Yine aynı sayfada[14] bulunan 41 numaralı dipnotta “.. eski Türklerin sarışınlık içeren bir topluluk olduğu görülmektedir” ifadesi yer alıyor. Elimizdeki tarihi vesikaların hiçbirisinde bütün Türklere sarışınlık izafe edilmez. Kumanlar dışında herhangi bir Türk boyunun sarışınlığına yapılabilecek tek gönderme “Sarı Uygur, Sarı Türgiş” gibi boy adlandırmaları olabilir. Ancak bunun da elle tutulur bir tarafı şimdilik görülmemektedir. Çünkü böyle bir iddiayı ortaya atanlara haklı olarak, “o zaman Kızıl Keçililer Kızıl saçlı, Karahanlılar zenci, Ak Koyunlular beyaz tenli miydi?” sorularını sormak durumunda kalırız..

Yazarın, aynı sayfada göçerlikle göçebeliği birbirine karıştırdığı görülüyor. “Turan insanının, bozkır kuşağında yaşayanlar da dahil, yaratılıştan itibaren göçebe olduğunu düşünmek son derece yersizdir. Göçerlik muhtemelen M.Ö. 4 ila 3. by’dan itibaren tarıma elverişli toprakların kenarlarında başlamıştır.” [15]  Bu cümle de akla “o zaman bu insanlar göçer hayata geçmeden evvel ne yapıyorlardı?” sorusunu getiriyor. Eğer tarım yapıyorlardıysa, neden göçer hayata döndüler? Ana ekonomik güçleri at ve koyun üzerine kurulu olan Bozkır halklarının, bir yere bağlı olarak yaşamaları zaten imkânsızdır. Yaz ve kış mevsimleri arasındaki büyük sıcaklık farkları da, bölge halkına konar-göçerlikten başka bir çözüm sunmamaktadır. Bozkır bölgesinde yaşayan bütün halklar, bu zorunluluk uyarınca, hayvan sürüleri ve bütün ağırlıklarıyla birlikte, yazın yüksek ve serin yerlerde, kışınsa alçak ve nispeten sıcak bölgelerde yaşarlardı. Gerek yazın, gerek kışın kaldıkları bölgeler de evvelden belirlenmiştir. Kimse kimsenin alanına girmezdi. Bütün bunlar, konuyla ilgili çalışan bütün tarihçilerin ortak görüşü olup pek çok yayında yer alan bilgilerdir.

Yazar biraz aşağıda, Bozkır bölgesinde bulunan en eski kültürler olan, Afanasyevo (M.Ö. 2.500-1.700), Okunev Kültürü (M.Ö. 2.500-1.500 civ.) ve Andronovo Kültüründen (M.Ö. 1.700-1.200) bahsedip Batılı bilim adamlarının(!) bunlardan 1 ve 3.’sünün beyaz, diğerinin ise sarı ırka ait olduğu şeklindeki iddialarını yineledikten sonra “Altayların bu kültürün dışında kaldığını belirtelim”[16]. Elde bulunan arkeolojik verilerin hiçbirisi, yazarın bu sözlerini teyid etmemekte. Aksine, Andronovo Kültürünün yayılım alanı, Yenisey nehrinden Hazar’a kadar uzanan bölge olarak kabul edilmiştir. Altay Dağları bu kültürün K. Doğu sınırıdır.

“Sonraki dönemde, muhtemelen iklim değişiklikleri sebebiyle, belki de Ceyhun nehrinin sürekli yatak değiştirmesi ve bu arada etrafı yıkması yüzünden, bizce ise ileride değineceğimiz külli bir istilâ yüzünden, Aral boylarının kendine özgü kültürü ortadan kalkmakta” diyen yazar[17],  başka bir yerde “Bu ailenin doğu kolunu, Hint-İran veya eski ismiyle Ari ırkının dili oluşturur. Bunların yurdu, yani Arianem Harezm civarında olmalıdır”[18] der.. 





[1] S. 45.
[2] Yazar türenek sözünü ilk ortaya çıkılan bölge anlamında kullanmıştır. Sf. 46.
[3] İlginçtir, ilerleyen bölümlerde göreceğimiz gibi, yazar Hint-Avrupalıların bu dayanaksız görüşlerini bir ölçüde kabul etmiş görünmektedir.  
[4] Ortadoğu’daki Türk yurdu meselesinde ise, hem ilerleyen bölümlerde gerekli izahları yapmaya çalışacağız, hem de konuyu anlatan yayınları farklı bir makalede değerlendireceğiz.
[5] S. 50.
[6] S. 50. Dipnot: 37.
[7] S. 51. Dipnot: 38.
[8] Konuyla ilgili olarak Doç Dr. Abdulvahap Kara’nın çalışmalarına bakılabilir.
[9] S. 52.
[10] İspatlanmamış olması normaldir, çünkü 20. yy başlarında ortaya atılan bu fikir, ispatlanamadığından artık dünya yüzünde kimse tarafından kullanılmamaktadır. Olmayan bir şeyi, kimsenin ispatlayamayacağı da aşikardır. 
[11] Bu cümleye göre, Türkler tek bir soydan gelmeyen, bir tür soylar karışması oluyor..
[12] S. 53.
[13] Aslında çekik gözlülüğün..
[14] S. 53.
[15] S. 53.
[16] S. 54.
[17] S. 55.
[18] S. 158.

12 Temmuz 2012 Perşembe

“İRAN ile TURAN” YA DA DELİLSİZ TARİH OLUR MU? -1


Geçenlerde, kitapçıları gezerken bir kitap dikkatimi çekti: “İran ile Turan”. Doç. Dr. Osman Karatay imzasını taşıyan ve Ötüken yayınlarından Genişletilmiş 2. baskı olarak yayınlanan bu kitap, gerek adı, gerekse içerdiği konular açısından ilgimi çekti. Yaklaşık 1 aydır, geceli gündüzlü okuyup satır satır incelediğim bu kitapta yazılanları sizlerle de paylaşmak istedim.

8 ana bölümden oluşan kitap, iki önsöz (1. ve 2. Baskılara ait), kaynakça ve dizin kısımları dışında toplam 263 sayfalık bir çalışma. “İran ile Turan” ismine bakarak, tarihi Turan-İran mücadeleleriyle ilgili yeni ve bilinmeyen olayları anlattığı kanısı uyandıran kitapta bu mücadeleye sadece 8. bölümde değinilmektedir. Kitabın kalanındaysa bazı dil verilerine dayanarak Türklerin anayurdu meselesine değinilmektedir.

Mezopotamya, İndus ve Çin medeniyetlerinden bahseden yazar [1] şu garip tesbiti yapar: “İlginç olan, yine bir süre ırmak boylarının takip edilmesidir. Kızılırmak boyundaki Hititleri Sakarya havzasındaki Frigler, onları da Gediz-Menderes havzasındaki Lidler[2] takip etmiştir.”[3] Su kıyıları bütün toplumlarda çok önem taşımaktadır. Yukarıda adı geçen Hitit, Frig ve Lidya toplumları da tarımla uğraşan toplumlardır ve su onlar için önemlidir. Ayrıca Lidya ülkesinde bulunan Gediz nehrinden altın tozu çıkartıldı da bütün kaynaklarca belirtilmektedir. Hâl böyleyken, asıl ilginç olan, bunu “ilginç” bulmaktır.

Yazar 7. numaralı dipnot’ta[4] Herodot’un Etrüsklerle ilgili olarak onların Lidya ülkesinden göçtükleri yolundaki sözlerin doğru olma ihtimalinin olduğunu, yeni gelenlerin eski kültürü devam ettirmiş olabileceklerini belirtir ki, bu da düzeltilmesi gerekli bir tesbittir. Lidyalıların, sonraki dönem Roma kuruluş efsanelerinde de Troia Savaşından kurtulan Aineas’ın bölgeye yerleşmiş olabilecekleri zaten bilinmektedir. Ancak Etrüsk adı altında anılan halkın, yalnızca bu kökten, daha doğru bir tabirle tek bir kökten, geldiğini düşünemeyiz. Etrüsk dönemine tarihlenen pek çok arkeolojik malzeme vardır. Bunlarda da, çok değişik kültürlerin izleri görülmektedir.[5] Ayrıca, gerek İtalya yarımadasında, gerek Korsika ve Sardinya adalarında bulunan en eski kültür merkezlerinden elimizde kalan arkeolojik materyaller, bölgedeki erken dönem kültürlerinin Doğu Avrupa’daki kültür merkezleriyle bağlantılı olduğunu göstermektedir. Anlaşılmaktadır ki, Etrüsk kültürü, D. Avrupa’dan gelen bu halklarla birlikte arkadan gelen Fenikeliler ve Helen Kültür çevresi göçmenlerinin bir karışımı niteliğindedir. [6]  

“İran’ın Kısa Tarihi” adını taşıyan ikinci bölüm [7]  günümüz uluslar arası siyasetine çok fazla girmektedir. Bu bölümde de bazı şeyler göze çarpmaktadır. Bunlardan birincisi: “İdil Nehri Ortadoğu’ya gelemeyen Turanlıları veya Doğuluları[8] Avrupa’ya veya Batı’ya götürüyordu” sözü. Takdir edilir ki, kabaca Kuzey-Güney doğrultusunda akan ve genişliği kimi yerde 250 mt’ye yaklaşan İdil (daha doğru bir Türkçeyle İtil) nehri doğu-batı istikametinde bozkır’ı geçmeye çalışan boyları batıya götürmekten ziyade onlar için önemli bir engel oluşturmaktadır.

Kitabın 38. sayfasındaki dipnottaki bilgilerin bir kısmı da düzeltilmeye muhtaçtır.[9] Yazarın iddialarının aksine, tarihin hiçbir döneminde yerleşik bir topluluğun göçebeliğe ya da Türk tarihçiliğinin çok isabetli şekilde kullandığı konar-göçer hayata geçtiği görülmemiştir. Bunda yerleşik hayatın kolaylığı, savunmaya elverişliliği yanında çevre faktörünün de büyük etkisi vardır. Hiçbir yerleşik toplum, yerleşimin nimetlerini tepip konar-göçer hayata geçmez ve geçmemiştir. Aksine, göçebe ya da konar-göçer hayat süren bütün toplumlar, özellikle 20. yy’da neredeyse tamamen yerleşik hayata geçmişlerdir. Yine aynı dipnotta yerleşik hayatın konar göçerlikten (ya da yazarın tabiriyle göçebelikten) önce başladığı, ilk insan toplulukların yerleşik olduğu sözü de tamamen yanlıştır. Bilim adamlarının  üzerinde hem fikir olduğu, ilk tarımın başladığı “Neolitik Devrim” M.Ö. yaklaşık 10. bin civarına tarihlendirilmektedir. İlk tarım toplulukları ortaya çıkmadan evvel insanlar, avcı-toplayıcı olarak yaşıyorlardı. Bu yüzden mevsim dönüşümleri ve hayvan göçleri takip ederek sürekli hareket halinde olmaları gerekliydi. Yani yazarın iddia ettiği gibi, ilk insan toplulukları yerleşik değil tamamen “göçebe” idiler.

Aynı şekilde hemen aşağıda birbirine tamamen ters iki açıklama yer almaktadır: “Bu yolun tek yönlü oluşu, sadece Doğu’dan Batı’ya işlemesi jeopolitik anayasasının (son üç bin yıllık) tarih boyunca hiçbir şekilde değişmeyen maddelerinden biri idi.”[10] dedikten hemen sonra, aynı cümlenin dipnotunda şu ifadeler yer almaktadır: “Daha önce batıdan Altaylara göç eden (Kök) Türk budun da bu yolu kullanmıştı”[11]. Şimdi burada sormak gerekiyor: Hani bu yol, sadece Doğu’dan Batı’ya işliyordu ve bu  “jeopolitik anayasasının (son üç bin yıllık) tarih boyunca hiçbir şekilde değişmeyen maddelerinden biri idi”? Görülüyor ki yazarın iki teorisinden birisi, yani ya (Kök) Türklerin batı kökenli oluşu ya da bahsi geçen yolun sadece doğu-batı istikametinde işlemesi görüşlerinden birinin doğru olmadığı, bizzat yazarın kendisi tarafından ifade edilmektedir.

Yazarın düşünce sistemini göstermesi açısından önemli cümlelerden bir tanesi de şudur: “..iyi bildiğimiz dönemdeki tek Turanlı duhûlü olan Moğol istilâsının sonuçları ortadadır. İslâm Medeniyetinin toptan çöküşüne yol açmıştır”. Bu da tamamiyle bir bilgi eksikliğidir.  Bilinmesi gereken öncelikli husus, Moğol sözünün siyasi bir terim olduğu[12] ve adı geçen dönemdeki “istila” hareketinin Anadolu ve Azerbaycan’daki Türk nüfusunu çoğaltarak, çoğu Arap-Fars kültürüyle beslenmeye başlayıp kısmen asimile olan Selçukluyla bölgeye gelen Türk topluluklarını Türklük açısından beslemişlerdir. Ayrıca İslam kültürünü yıkmaları diye bir durum da söz konusu değildir. Dönemin İslâm yazarlarının oldukça abartılı rakamları bir tarafa, bu istila döneminde öldürülen insan sayısı bile çok ufaktır. Dönemin İslâm medeniyeti merkezleri, önceden olduğu gibi, Cengiz oğulları döneminde de güçlerini korumuşlardır.  Ayrıca 200 yıldır yarattıkları terör hareketleriyle bütün İslâm dünyasını dehşete düşüren, büyük sultanlardan din adamlarına pek çok ismi suikast sonucu öldüren Batınî Haşhaşîlerin yerleştiği Alamut kalesini alıp Haşhaşileri ortadan kaldırarak, İslâm dünyasına en büyük hizmetlerden birisini yapmışlardır.

“ (İran) .. Kendi dinlerini kendisi üretir ve ihraç etmeye çalışır. Başta Maniheylik olarak İran kaynaklı inançlar Bosna’dan Moğolistan’a kadar etkili olmuştur.[13]  Bugünkü İran’ın resmi siyaseti olan Şiilik ve devrim ihracı adı altında onun yayılmaya çalışması, acaba bu üç bin yıllık alışkanlığın izdüşümlerini mi taşıyor?”[14] Yazarın burada verdiği örnek de, baştaki kısma uymamaktadır. Zira Şiilik, İran kökenli değil, bugünkü Irak’ın güney bölgeleri, tarihi adıyla Irak-ı Arap bölgesi ve Bahreyn kökenlidir. 16. yy’da, Türk Safevi hanedanından Şah İsmail’in önce Güney Azerbaycan’a[15], ardından bugünkü İran coğrafyasına hakim olmasıyla birlikte Şiilik de bu coğrafya’da tutunmuştur. Bu tarihten önce, bugünkü İran coğrafyasındaki tek Şii hanedansa 10. ve 11. asırda bütün bölgeye ve Bağdat’taki halifeliğe egemen olan Büveyhoğullarıdır. Selçukluların bölgeye hâkim olmalarıyla birlikte, onlar da ortadan kalkmışlardır.

DEVAMI YARIN

YARIN: 3. Bölüm: Turan’ın Kısa Tarihi
               4. Bölüm: Türklüğün Asıl Yurdu Neresi Değildir?        

    


[1] S. 23-24.
[2] Burada Lidler’den kasıt, Lidya Ülkesi halkıdır.
[3] S. 25.
[4] S. 26.
[5] Geniş bilgi için bkz: Elif Tül Tulunay, Etrüsk Sanatı.
[6] Bu konuyla ilgili Sardinyalı arkeolog P. Montalbano’nun yayınlarına bakılabilir.
[7] S. 37.
[8] Buradaki “doğulu” tabirinden ne kast edildiği tam olarak anlaşılamıyor. Bir ihtimal, yazar Moğolları kastediyor.
[9] Dipnot: 21.
[10] S. 38-39.
[11] S. 39. Dipnot: 22.
[12] Moğol sözü yerine Cengiz oğulları sözü daha uygun düşmektedir.
[13] Bu cümledeki anlam bozukluğu yazarın kendisine aittir.
[14] S. 40.
[15] Şah İsmail tarafından Tebriz’in alınması 1501. 

29 Haziran 2012 Cuma

2 GÜNLÜK GEZİ


İstanbul-Adapazarı arasından sonra, Adapazarı-Bilecik arası, yani Sakarya Vadisi tamamen bitmiş durumda. Son yapılan otoyol ve hızlı tren hatta nedeniyle, milyonlarca yılda oluşmuş Sakarya Vadisinin doğal yapısı tamamen ortadan kalkmış. Sakarya Nehri, önüne kurulan saçma sapan bentler ve üzerindeki gelişigüzel tren, karayolu vs köprüleri yüzünden kimi yerlerde bataklığı andırıyor. Akıntısını tamamen kaybetmiş..

En azından son 800 yıl içinde, yani Türk hakimiyeti döneminde oluşmuş yerleşim yerlerinin bir kısmı yeni yolların dışında kaldığından ıssızlaşmış. Zaten iş istihdamı anlamında çeşitli zorluklar yaşayan bölge insanı, bir de bu yüzden yeni bir işsizliğe, aç kalmamak için yeni bir göçe zorlanacaktır. Başta tarihi kentlerimizden Bilecik şehir merkezi olmak üzere, Osmaneli gibi ilçeler bu durumdan en fazla etkilenen yerleşim yerleri olarak görünüyor. Benzeri şekilde, yüzlerce yıldır, ana yola uzak olmalarının etkisiyle doğal güzelliklerini bir ölçüde koruyabilmiş olan, başta kendi ilçem Pazaryeri olmak üzere, pek çok yerleşim yeri de doğal yapısını bozmaya başlamış durumda.

Kısacası Dörtyol’dan Bozöyük’e kadar olan Sakarya-Karasu vadileri, betona, asfalta ve toza teslim olmuş durumda..

Tabii medeniyeti asfalt ve beton olarak anlayan müteahhit kafalılar için bunun bir anlamı yok. Bunun sonuçlarını 1 nesil sonra, çocuklarımız çekecek. Tabii okudukları lanetle biz de yattığımız yerde çekeceğiz.

…………………………………………………………………………………………………

Pazaryeri’nin İnegöl-Bursa istikameti henüz bakirliğini koruyabilmiş ormanlarıyla gayet güzel. Denizden yaklaşık olarak 700 mt yüksek olan bu ilçe, tarım ve orman arazilerinin iç içe geçtiği bir alandır. Ancak Bursa tarafına ilerledikçe, doğa tamamen değişiyor. İnegöl Ovasının başlangıcındaki Kurşunlu beldesiyle birlikte, doğayı mahveden fabrikalar, yeni inşa edilen beton yığınları görünmeye başlıyor. Bu durum kısa aralarla Istanbul’a kadar devam ediyor. İnegöl ilçesinin girişinde gördüğüm bir ucube dikkatimi çekti. Köftesiyle meşhur olan ilçenin bu özelliğini gösterebilmek için olsa gerek, dev bir el, elde dev bir çatal ve çatalın ucunda da dev bir köfteden oluşan kompozisyon gerçekten garipti. Hatta “ucube” diyesim geldi..

Bursa şehri de tamamen bitirilmiş. Tarihi Tophane ve Hisar’ın hemen önüne, devlet eliyle TOKİ tarafından dikilen devasa beton bloklar, kentin bütün her şeyini alıp götürmüş. Bu haliyle şehrin dünüyle bağlantısı tamamen kesilmiş. Şehir iri bir uydu kent halini almış. Tarihinde tramvay olmayan kente, şehir merkezinin en işlek caddelerinden birisi olan Cumhuriyet Caddesi kapatılarak döşenen “nostaljik tramvay”, şehir trafiğini mahvetmiş.   Ayrıca, İDO’nun özelleşmesiyle birlikte yaşanan aksaklıkların bir kısmını da yaşadım. Bursa şehir merkezinde, İDO bileti alma imkanınız yok. Büro var ancak biletler sadece internet üzerinden satılıyor(muş). Bu durumdan yararlananlarsa otobüs şirketleri olmuş. Son yıllarda Mudanya ya da Yalova üzerinden Istanbul’a giden yolcular, artık bu olanak zorlaştığından otobüs şirketlerini tercih ediyor. Bu sefer de Topçular-Eskihisar arasında, yoğunluk artmış. Her ne kadar sadece yarım saat beklesek de, yine de kalabalık görünüyordu.

36 saatlik bu turun sonunda, bir de İstanbul trafiğiyle ilgili birkaç şey söylemek gerekir. Köprü ve karayollarındaki bakım-onarım çalışmaları ilk başladığı gün, ortalık ayağa kalkmıştı hatırlarsınız. Tv kanalları, gazeteler, internet siteleri konuyla ilgili yayınlar yapmışlardı. Sonra nedense bu yayınlar birden kesildi. Dışarıdan bakan, ilk günkü sıkıntısından sonra bu durumun çeşitli şekillerde düzeldiğini/düzeltildiğini zannederdi. Fakat gece saat 23.00 civarı geçtiğimiz F.S.M. Köprüsünde gördüklerim bana bunun sadece kanıksandığını anlattı. Bizim tersimize, Avrupa’dan Anadolu’ya geçen tarafta kamyon, tır ve otobüslerin yoğun olduğu, 5-6 km’lik bir araç kuyruğu vardı. Anlaşılan o ki, biz İstanbullular, bu çalışmaların bir an evvel bitmesi için dua etmeye başlamalıyız. Yoksa halimiz harap..
  

23 Şubat 2012 Perşembe

OSMANLI'NIN ÇÖKÜŞ NEDENİ!


Aşağıdaki fotoğraflar, Tekirdağ’ın sahil köylerinden birinde çekildi. Fotoğraftaki yapı, köyün eski sakin(!)leri olan Rumların üzüm ezmekte kullandıkları bir yapı. Bu mermer parçasını önemli kılan şey ise, biraz daha yakından bakınca görülecek ve bütün Türklerin aklını başına getireceğini umduğumuz bir şey.

İkinci fotoğrafta görülen arma Yunan Kraliyet arması ve altındaki tarih ise 1869’u gösteriyor.
1869, yani 1829 Mora ayaklanması ertesinde kurulan ve kimseyi bulamadıkları için de başına Alman Habsburg hanedanından bir prensi, Ortodoks edip kral olarak geçirdikleri, Yunan Krallığı’nın daha Atina’dan öteye geçemediği yıllar.

Yıl: 1869! Osmanlı tahtında Sultan Abdülaziz var ve Osmanlı bir müddetten beri, Düvel-i Muazzama tarafından Avrupa devleti sayılıyor ve toprakları uluslar arası antlaşmalarla güvence altında.

Ve bu yılda, Payitaht-ı Şahane’ye sadece birkaç saat uzaklıkta bulunan bir Rum köyünde, üzerinde Yunan Kraliyet arması bulunan bir üzüm ezme yapısı..

Tarihçisi, iktisatçısı, dinlisi, dinsizi, ilgilisi, ilgisizi herkes tartışıyor: “Osmanlı neden çöktü?” diye. Ve buna kendi itikatlarınca bir neden bulmaya çalışıyorlar. Sanıyorum bu fotoğraf Osmanlı’nın neden çöktüğünü açıkça ortaya koyuyor. Anlayana..