16 Ocak 2014 Perşembe

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-9

İki sayfaya yayılmış bulunan bir paragraf dikkatimizi çekiyor.[1] Ancak bu paragraf iki sayfaya yayıldığı gibi, birbirinden 180 derece farklı, iki ayrı konuyu anlatması sebebiyle parça parça incelenmek zorundadır. İlk kısmı alalım: “Bütün kaynaklar M.Ö. 1.500-800 yılları arasında meydana gelen ve sebebi tam bilinmeyen yıkım ve kargaşa dönemi (Karanlık Dönem) sonunda Yakın ve Orta Doğu’daki, Doğu Akdeniz ve Mezopotamya’daki bütün krallıkların yıkıldığını, halkın talan ve çapuldan canını kurtarmak için buraları terk ettiğini, hatta Minoa/Miken bile bu yüzden çöktüğünü söylemektedir. Arkeolojik bulgular ve genetik çalışmalar bu anılan bölgelere en az 500 yıl boyunca kimsenin yerleşmediğini göstermektedir.”[2] Yazarın varlığından bahsettiği Karanlık Çağlar, iddianın aksine M.Ö. 1.500’lerde değil 1.200’lerde başlamıştır. Bu felaket dönemine neyin yol açtığı tam olarak bilinemese de, özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar Ege Denizinde bulunan Thera Adasındaki yanardağ patlamasının etkisi olduğu düşünülmektedir. Batı Anadolu’da bulunan antik yerleşimlerde, o döneme ait deprem izleri ve kül tabakasının bulunması da bunu doğrulamaktadır. Patlamanın yol açtığı iklim değişikliği neticesi, kuzeyde bulunan halklar güneye inmiştir. Mesela önce Yunan anakarasındaki Mikenler, Girit adasındaki Minos Uygarlığını ortadan kaldırmışlar, Troia’yı yıkmışlardır. Takriben 1 asır sonra ise, Dorlar güneye inip Miken uygarlığını ortadan kaldırmışlardır. Dorlar Yunanistan’a inerken, Frig ve Bithinler gibi Balkan kabilelerinin de boğazlar üzerinden Anadolu’ya girdikleri ve Hitit Devletini yıktıkları düşünülmektedir. Bunun üzerine Hitit halkı güneye, Toroslar’a çekilmiş ve Kuzey Suriye’ye kadar uzanan bölgede “Geç Hitit Devletleri” adı verilen çeşitli beylikler kurmuşlardır. Mısır kaynaklarında “Deniz Halkları” adı verilen bir diğer istilacı grup, Doğu Akdeniz kıyısında bulunan uygarlıklara saldırmışlar, ancak Mısır önlerinde zorlukla durdurulabilmişlerdir.[3] Bölgedeki bütün krallıkların yıkılması bilgisi de gerçek dışıdır. Zira Asur ve Mısır gibi iki büyük ve köklü devlet sağlam şekilde ayakta kalmıştır. Hititler güneye göçerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yazarın Minoa dediği Minos olsa gerektir. Minoa/Miken yazarak ikisini bir olarak gördüğünü a da düşündüğünü varsayabiliriz. Ancak gerçek bu şekilde midir? Elimizdeki arkeolojik verilerin hiçbirisi bu yönde değildir. Girit adasındaki Minos uygarlığı, Miken uygarlığına göre daha gelişmiş bir durumdaydı. Biz bunu seramik ve mimari örneklerinden anlıyoruz.[4] Miken’in Minos’u yıkması sonucunda, Minos’a ait pek çok şey Miken tarafından kullanılmaya çalışılmıştır.  





 
Resim. 1. Minos Seramiği[5]


Resim. 2. Miken Seramiği [6]

Yukarıda da değindiğimiz üzere Miken, Minos kültürüne ait gelenekleri kendisi kullanmak istemiştir. Ancak fotoğraflarda da görüleceği üzere bunda çok da başarılı oldukları söylenemez. Bunu da arkeoloji eğitimi alan herkes rahatlıkla fark edebilir. Ama doğru, yazarımız arkeolog değildi öyle değil mi? Geçelim.
Aynı alıntıda geçen “Arkeolojik bulgular ve genetik çalışmalar bu anılan bölgelere en az 500 yıl boyunca kimsenin yerleşmediğini göstermektedir”[7] sözü de düzeltilmeye muhtaçtır. Madem yazarın iddia ettiği gibi bu bölgelere 500 yıl boyunca kimse yerleşmedi, o zaman Dorları, onların önünden Ege Adaları ve Batı Anadolu’ya yerleşen Akhaları, Balkanlardan gelerek Anadolu’ya yerleşen Bithyn ve Frigleri bu tablonun neresine koyacağız? Hoş, yazara göre Akhalar ve Dorlar da protoTürk. Bu düşünceyle yazarın Bithyn ve Frigleri de protoTürk, hatta birkaç yerde ifade ettiği şekliyle protoTürkmen olarak kabul ettiğini varsayabiliriz. Aslında böyle bir gülünç hikayeyi ancak yok sayabiliriz!




[1] Sf. 116-117.
[2] S. 116.
[4] Bkz. Bir sonraki sayfa. Fotoğraf 1-2.
[5] Herakleion Müzesinde (Girit) bulunan Minos seramiği. Knossos Sarayında bulunmuş olup M.Ö. 1.500 civarına tarihlendirilmiştir.
[6] Krater tipli seramik. British Museum’da bulunmakta olup yak. M.Ö. 14. Yy’a tarihlendirilmektedir.
[7] Sf. 116.

15 Ocak 2014 Çarşamba

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-8

Yazar, özellikle Kafkaslardaki milletlerin genetik yüzdelerini verdiği kısımda[1] Kazak, Kırgız, Hakas, Uygur, Kumuk ve Karakalpakların yanında Karluk, Peçenek ve Avarları da vermiş. [2] Yahu bugün yeryüzünde kendisine Peçenek ya da Karluk diyen mi var? Bu eski boy yapılanmaları biteli 1.000 (bin) yıl olmuş. Acaba yazar, bu boylara mensup Türklere mi rastladı? Tabii yazarın, bu boylar yanında Çeçenleri de bu listeye katmış olması da ayrıca ilginç. Listedeki Avarlardan kastı da herhalde tarihte Avarlar değil, bugün Dağıstan’da yaşayan Avarlar olacak. Her ne ise, yazarın bu Kafkasya ilgisi herhalde önsözde de belirttiği aile kökleriyle alakalı bir durum olmalı. Geçiyoruz…

Bir sayfada “Lolan güzeli ve güzeller güzeli Alangoya’nın bulunduğu Hyahe Kurganları erken dönem Uygur Kültürü’nün malıdır ve tarihi M.Ö. 3.000 yıllarıdır”[3] deniyor. Bu cümledeki hataları birkaç maddede vermek istiyoruz.
1.      Lolan Güzeli adı verilen mumyanın tarihi yaklaşık olarak M.S. 2. Yy olarak veriliyor.[4] [5]
2.      Yazarın Alangoya sözüyle neyi ya da kimi kastettiği anlaşılamıyor. Eğer Lolan Güzeli olarak bilinen mumyayı kast ediyorsa bu ismin nereden çıkarıldığını sormak isteriz. Yok, Lolan Güzelini değil de, Tanrı Dağlarında bulunan Alagou mumyalarından söz ediyorsa, onların da tarihi günümüzden 2.700 ya da 2.800 yıl kadar öncesine tarihlendirilmiştir.[6]
3.      Yazarın verdiği tarihse tam bir komedi özelliği taşımaktadır. M.Ö. 3.000’lerde Eski Uygur Kültürü. Geçen asırda Jemas Churchward’ın rüyalarında anlattığı, son 10 yıl içindeyse bizdeki bazı amatör heveskarların sıklıkla dile getirdiği bu konunun saçmalığı bir taraf, bizim için asıl üzücü olan nokta bir akademisyenin, akademisyen kimliğiyle yazdığı bir kitapta, delilsiz, belgesiz bu saçmalığa ortak olmasıdır. Geçiyoruz…

Devamında kaynak gösterilmeyen başka bir masala (pardon sav’a) rastlıyoruz. “…Keltler Türk kökenlidir! Çünkü R1b’lidirler! Biz demiyoruz bunu Avrupalı, “Keltler muhtemelen bir Sakson aileden türemedir ve Orta Asya kökenlidir” diyor”.[7] Burada duralım. Keltlerin, tarihte kendilerinden sonra ortaya çıkan ve bir Germen kabilesi olan Saksonların, hem de bir ailesinden türediğini söyleyen kim? Hangi Avrupalı bilim adamı söylüyor bunu?  Tanrı aşkına, Anadolu’dan İrlanda’ya kadar uzanan uçsuz bucaksız alanda, özellikle M.Ö. 4. Ve 3. Yy’da egemen olan Keltler nasıl olur da bir aileden, hem de kendilerinden sonra tarih sahnesine çıkan bir soyun ailesinden oluşur? Bunun akılla, mantıkla izah edilebilir bir tarafı var mıdır?

Devamındaysa “Ayrıca Sak-Saka kelimesi İngilizce’de ve Keltçe’de bile bulunmaz. Ama İskit-Saka Türk dilinde bulunur. Sakaların adı zamanla SAX/SAXSON şeklinde değişmiştir” diyor ve ekliyor “Ne yapsın Avrupalı? Aslını inkâr mı etsin?”[8] Şimdi bu sözlerin neresinden tutalım? Sadece ses benzerliklerine dayanarak yapılan teorinin gülünçlüğüne mi değinelim? Yoksa hep söyleye geldiğimiz delilsiz, belgesiz tarih nasıl yazılır diyerek saçımızı başımızı mı yolmalı? Ya isimsiz, cisimsiz Avrupalıların ağzından söylenen sözler? Offff, of!  Deli olmak işten bile değil.

Sadece şunu söyleyip bu kısmı kapatmak istiyorum. Sak-Saka kelimesinin Türkçe’de bulunması kadar doğal bir şey olamaz zira Türkçe. Saxon sözünün İngilizce ya da Keltçe’de olmaması da doğal. Çünkü Saksonları inceleyen herkes görecek ve bilecektir ki, Saksonlar bir Germen kabilesidir. Bugün hala Almanya’da bir eyalet Saxonya adını taşımaktadır. [9] Bir de buradan etimolojisini yapmak daha sağlıklı sonuçlar verir sanırım.




[1] Sf. 113-114.
[2] Sf. 114.
[3] Sf. 115.
[5] İnternette son dönemde dolaşanYeni bazı haberlerde, tarihleme olarak M.Ö. 2. bin yıl başları verilmekte.
[6] Aynı kaynak. Sf. 2.
[7] Sf. 116.
[8] Sf. 116.
[9] Almancası Sachsen! 

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-7

Yazar Andronovo’yu anlattığı kısımda şunları söylemekte: “Ayrıca o dönemde bölgede etkin olan dil Ural-Yenisey dilleridir”[1] Dille ilgilenmememize, uzmanlık alanımız olmamasına rağmen bilgilerimiz Ural-Yenisey Dilleri diye bir grubun varlığından daha evvel haberdar olmamıştık. Bu nedenle baktığımız dil kitaplarında böyle bir tabire rastlayamadık. Acaba yeni bir bilgi mi diyerek alanında yetkin dil bilimcilerle görüştük, onlar da böyle bir dil ailesinden haberdar değillerdi. Sanırım bu da, yazarın yeni ve ultra-modern buluşlarından bir tanesi olacak.

Biraz sonraysa “M.Ö. 13. Yy’dan 7. Yy’a kadar elde edilen bütün Kazak örneklerinin neticelerine baktığımızda sarı ırkın dışındaki Asya’lı Türk tipine uygun olduğu anlaşılmıştır” diyor. Sormak isteriz, bu Kazaklar acaba yün mü, yoksa orlon mu? Sentetik mi, el örgüsü mü? Öyle ya M.Ö. 13. Yy’da bahsedilen olsa olsa üste giyilen kazak olur. Zira ne M.Ö. 13. Yy’da, ne de M.S. 13. Yy’da Kazak adı verilen bir boy ya da boy birliği yoktur. Kazak adı ilk kez, boy adı olarak 15. Yy’ın ikinci yarısında çıkmıştır. [2] Bu tarihten önce Kazak var demek, Stalin tarafından Türk boylarını parçalamak ve birbirleriyle bir olmalarını engellemek için görevlendirilen Gumilev’in hezeyanlarını hatırlatıyor bize. Yani Etnogenezi! Acaba yazar etnogenezi mi desteklemekte, savunmaktadır?

İlerleyen sayfalardan birisinde “Türk Maykop Kültürünün akrabası olan Sümerler ve ardılları Hurriler” ifadesi geçiyor. Kuban Nehri kıyısındaki Maykop Kültürünün Bozkırla ilişkileri konusunda bizim de bazı görüşlerimiz var. Ancak arkeoloji ve tarih eğitimlerimize rağmen biz, yazar kadar kesin konuşamıyoruz. Bu kısmı geçtik lakin sonrasında takıldığımız yerler var. En başta Maykop Kurganı M.Ö. 3. Bin yılın ortalarına tarihlendiriliyor.[3] Sümerlerin Mezopotamya’daki kültürlerinin tarihiyse M.Ö. 4. bin yıl ortalarında başlar zira yazı o dönemde icat edilmiştir. Ondan öncesiyle ilgili Sümer efsaneleri çeşitli bilgiler vermekle birlikte, bu konuda kesinleşmiş bir durum yoktur. Gilgameş Destanı’nda belirtilen bölge özelliklerinden yola çıkılarak, Sümerlerin Hazar Denizi kıyısındaki Aratta ya da Erette Şehri veya bölgesiyle ilgileri oldukları düşünülmektedir.[4] Aynı şekilde seramik üzerinde yapılan çalışmalarda Sümer Seramikleriyle Hazar’ın güneydoğusunda, bugünkü Türkmenistan’da bulunan Anav Şehrinden çıkan seramikler arasında benzerliklere rastlanılmıştır. Mezopotamya’nın doğusunda, bugünkü İran devletinin Zağros Dağları yakınlarındaki Hamedan Bölgesinde yerleşik olan Elamların da, gerek dil, gerekse kültürel anlamda Sümerlerle ilişkili olabilecekleri düşünülmektedir. Hurriler ise, M.Ö. 3.000’lerden itibaren, sadece Bayburt’a değil, bütün Doğu Anadolu ve Güney Kafkasya’ya dolayısıyla bugünkü Azerbaycan topraklarına da yayılmış bir halktır. Görüldüğü üzere Sümerlerle Hurriler, aynı dönemlerde, yakın coğrafyalarda yaşamış iki halktır. Bu yüzdendir ki yazarın dediği gibi Hurriler’in Sümerlerin ardılı olması gibi bir durum yoktur.

Yazar bir yerde “O yüzden Andronovo Kültürünün kapladığı alana Batı Avrasya denir” diyor. İyi de, daha önce söylediğimiz üzere[5] bu Avrasya sözü midemizi bulandırmakta. Bir kere mantıken Avrupa ve Asya kıtalarının kalbinde yer alan Andronovo Kültür alanının Batı Avrasya diye nitelendirilmesi coğrafyaya aykırıdır. Batı Avrasya değil de Batı Asya olabilir ancak.

Yazar “Zira Çinli Hanlılar[6] R1b ve R1a karşımıdır” diyor. Yani yazar, bundan önceki kısımlarda uzun uzun anlattığı R1a ve R1b’lilerin Türklüğünü kendine göre ispatladıktan sonra ve Hint-Avrupalılar’ın tamamını Türk yaptıktan sonra, şimdi de kendi tabiriyle “Sarı Irk” olan Çinlileri, hem de Han Çinlilerini Türk ilan ediyor. Doğrusu, ilmin bu kadarı karşısında nutkumuz tutuluyor!

Yazar kitap boyunca çeşitli cümlelerin etimolojisiyle ilgili görüşler de ileri sürmektedir. Bunlardan birini alalım: “Parpola bu durumu düşman bir kabile olan Dahalar’ın (Avesta dilinde Dha) açıklamalarına göre belirler. Ama bu kelimenin kendisi de problemlidir zira Dasyu ve Daha kelimeleri Hint-Avrupa kökenli değil Miken kökenlidir. Ural dillerindeki Doselo Mikence’ye Doelo şeklinde Mikence’den Grekçe’ye doulos olarak geçmiştir.”[7] Lütfen, bilenler gülmesin!

Yukarıda alıntıladığımız kısmı ne yapsak, nasıl düzeltsek, neresinden başlayarak eleştirsek bilemiyoruz. Başlı başına bu kısım bile bir hazine niteliğinde. Bence dil bilimci olsam, bu kısımdan güzel bir makale çıkartabilirdim. Ama dilbilimci olmadığımdan, kendi iyi bildiğim alana dönerek, eleştirilerimi bu minval üzerinden sürdüreyim.

Yazarın, az ileride “Fincede köle anlamına gelir”[8] dediği Doselo, Dahyu, Daha vs bir cümle yok. Fince’de köle anlamına gelen ana söz orja’dır. Ayrıca slave sözüne de rastlıyoruz. Bu söz, genel olarak Slavlara isim babalığı yapmış bir sözdür.

Yazar Fince olduğunu ileri sürdüğü sözün Mikence’ye geçtiğini söylüyor. Hem de alıntıladığımız cümleden bir önceki cümlede Mikenlerin Hint-Avrupalı olmadığını söylerek. [9] Yunan anakarasında, tarih dönemlerinde bilinen ilk uygarlık olan Miken medeniyetine Hint-Avrupalı değildir demek, en başta bizim ve konuyla alakalı insanların zekasına hakarettir. Mikenler, sonradan kuzeyden gelerek bölgeyi istila eden Dorlarla birlikte bizim tarih dönemlerinden bildiğimiz modern Yunanistan’ın etnik ve kültürel sahipleridir. Liner B ismi verilen bir yazı kullanmışlar ve Giritteki Minos uygarlığının kullandığı Linear-A yazısının aksine okunmuştur. Okunan metinler içinde hiç de Türk kültürü ya da Bozkır hayatıyla alakalı bir şey yoktur. Ama tabii yazar için böyle şeyleri, delilsiz, belgesiz ortaya atmakta bir sakınca yoktur. Sanırım “öyledir” hükmü verildiğinde, herkesin inanacağı gibi bir düşünce var. Geçelim…



[1] Sf. 85.
[2] Konuyla alakalı olarak, sayın Prof. Dr. Abdulvahap Kara’nın çalışmalarına bakılabilir.
[3] Turçaninov, Kafkasya’da Bulunan Antik Eserlerin Keşfi ve Yazılarının Çözümlenmesi, S. 86.
[4] Zehtabi, İran Türklerinin Eski Tarihi,
[6] Sanırız burada kast edilen Han Çinlileri.
[7] Sf. 106.
[8] Sf. 106.
[9] Sf. 106. 

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-6

İlerleyen sayfalarda yazar Balkan Yarımadası ve Doğu Avrupa kültürleriyle ilgili bir tablo vermiştir.[1] Dizilim açısından bir düzeni olmayan ve son derece karışık bulduğumuz bu tabloda çeşitli gariplikler yer almakta. Öncelikle yazar, her iki bölgeyi de M.Ö. 7.000’den itibaren Bitişgen Dilli, yani Türk Dilinin de içinde olduğu Ural-Altay Dil Ailesinden göstermektedir. Doğrusu bunu anlamakta zorluk çekiyoruz. Zira sadece anılan bölgelerde değil, dünyanın genelinde de, belirtilen tarihlerde yazı yoktur. Yazının olmadığı bir yerde, o bölgelerde yaşayan insanların dilini herhangi bir dil grubuna dahil etmek bize imkansız görünüyor. Bunun dilbilimsel açıklaması var mıdır bilmiyoruz. Varsa bile, bunun açıklamasını konuyla uzaktan yakından alakası olmayan yazarın değil, dil bilimcilerin yapması gerektiğine inanıyoruz.

Aynı listede yazarın verdiği tarihlemelerse evlere şenliktir. Yazar M.Ö. 200-M.S. 800 yılları arasında Doğu Avrupa ve Balkanlar’da Peçenek-Kuman-Kıpçak Kurganları olduğunu, M.Ö. 570-M.S. 300 arasında Hun kurganları olduğunu, M.S. 1214’te ise Hazar Kurganı olduğunu söylüyor. [2]

Peçeneklerin İtil[3] nehrini geçerek batıya ilerlemeleri M.S. 860-880 arasındadır. Bunun sebebi de, Hazarların Oğuzlarla yaptığı ittifaktır. [4]

Kuman-Kıpçakların batıya göçü ise daha uzun süreli bir olaydır.[5] Doğu Avrupa’ya yerleşmeleri ise, 1030 yılında (tabii M.S.) Uzlar’ı  baskı altına almaları ve 1064’te kesin mağlubiyete uğratmaları neticesindedir.[6]

Hazar adı ilk olarak 558’deki Sasani-Sabar Savaşlarında, Bizans kaynaklarında geçmekte. [7] Yaklaşık 576 yılında, Gök-Türk hakimiyetine girerler. Gök-Türklerin bölgedeki egemenliği ortadan kalkınca 630 yılı civarında, Hazar Kağanlığı ortaya çıkar. Türk ve Doğu Avrupa tarihinde son derece önemli olan Hazarların kesin yıkılış tarihleri bilinmese de, 10. Yy ortalarında egemenliklerini yitirdikleri düşünülmektedir.[8]  

Avrupa’da Hunlardan bahseden ilk kaynak, Romalı Tarihçi Ammianus Marcellinustur.[9] Marcellinus, M.S. 4. Yy’da yaşamıştır. Hunların İtil nehrini geçtikleri tarih olarak 374 yılı verilmektedir ve tabii ki milattan sonradır. [10] Bu tarihten itibaren başlayan Hun yayılması, Doğu Avrupa’da yerleşik olan Germen halklarının batıya kaymalarına neden olmuş, böylece başlayan Kavimler Göçüyle de Roma İmparatorluğu yıkılmış, Avrupa bugünkü etnik yapısına kavuşmuştur.

Görüldüğü üzere, yazarın kitabında verdiği tarihlerin gerçekle uzaktan yakından alakası olmadığı gibi, sıralama da yanlıştır. Yazarın mantığıyla bir sıralamaya gidersek bunun İskit, Hun, yazarın nedense değinmeden geçtiği Avarlar, Hazarlar, Peçenekler ve Kumanlar şeklinde olmalıydı. Tabii yazarın mantığıyla! Şahsen, Hazar Dönemine tarihlenen bir kurganla alakalı bilgi sahibi değiliz. Bunun sebebi, acaba Hazarların yönetici sınıfının 8. Yy ortalarında Musevi İnancını kabul etmeleri olabilir mi? Ayrıca Hazarlarla ilgili 1214 tarihi nasıl verilir? O tarihte Hazarların olmadığını zaten biliyoruz ama bu kadar net tarih nasıl verilebiliyor?

Özetle yazarın yukarıda belirttiğimiz tabloda verdiği ne tarihler, ne de boylar doğru değildir. Bunların gerçekle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Böyle bir tablonun ne kadar “bilimsel(!)” olduğu da siz, okuyucularımızın takdiridir.

Yazar bu tabloda İskit-Saka Kurganları için M.Ö. 1.100-M.S. 200 tarihlerini verirken[11] tablonun sonunda M.Ö. 900-M.S. 200 tarihini vermektedir.[12] Yine aynı kısımda ilk on Hitit Kralının gömüldüğü kurganlardan söz edilmektedir.[13] Bu mezarlar neye göre kurgan olarak vasıflandırılıyor acaba?

Yazar önceki tabloda verdiği bilgiyi bir kere daha tekrar eder “En son kurganları Hazarlar yapmıştır”.[14] Ancak başka bir sayfada “…Kurgan Kültürü İskitlerle tarihi devirlere geçiş yapar. Hunlar, Kıpçaklar, Peçenekler, Oğuzlar ve en son Altınordu Devleti bu geleneği kullanmıştır” der ve bir kere daha bizi şaşırtmaya devam eder. [15] E hani en son kurganları 1214 tarihinde Hazarlar yapmıştı? Altınordu[16] nereden çıktı? 13. Yy ortalarında, Çingiz Kağanlığının parçalanma sürecinde kurulan ve 15. Yy başlarına kadar hakim olan Altun Orda Hanları, ilk han Batu dışında Müslümandırlar. Kurganlara gömülüp gömülmedikleriyle ilgili bir bilgimiz yok.

Yazar biraz sonra “Hunlar ve Batı (Kara) Bulgarların içinde bulunduğu Uz/Guz ve Kıpçak boylarının ve Çuvaşların işte bu Sredny Stoglulardır”[17] diyor.[18] Çuvaşlar, eski Bulgarların devamı oldukları düşünülen bir boydur. Kıpçaklar Kimeklerin, Kimeklerse Ting-linglerin devamıdır. Uz/Guz (yani Oğuz) boylarıysa Gök Türkler vasıtasıyla Hunların torunlarıdır. Ayrı boy birliklerini birbirine karıştırıp anlaşılmaz cümleler haline getirmenin ne anlamı olduğunu doğrusu anlayamıyoruz.

Yazar bir yerde de “Kazakistan’da bulunan Tamgalı Dağ”dan bahsediyor.[19] Sanırız yazar Tamgalı Say demek istemiş.

Biraz sonra kurulan bir cümle “…Hint üst katları ve İran Azeriler (İranlılar değil!) ise ezici çoğunlukla R1a’lıdır”[20] Burada sözü edilen “İran Azeriler” tamlamasındaki Türkçe garabetini bir kenara bırakalım, zira bu hatalar hemen “dizgi hatası” denilerek geçiştirilir. Burada Azeri’den kasıt acaba İrani bir dil konuşan Azeri halkı mıdır, yoksa Azerbaycan Türklerini Türklükten uzaklaştırmak adına Stalin döneminde verilen ve maalesef bizde de kullanılmaya devam eden, uydurma Azeri sözü müdür? Anlamakta zorluk çekmekteyiz.

Yazar “Keltler’in tamamı R1b1’lidir, yani özbeöz protoTürktür!”[21] yargısında bulunur. Buna da yorum yapmak istemiyoruz.

Daha ileride “Kaya oyma Avrupa’da takvim için yapılırken Avrasya’da sadece sanat için yapılmaktaydı” der.[22] Acaba sanatı sanat için mi, yoksa toplum için mi yapıyorlardı? Bir de bu Avrasya tabirinin sürekli bir şekilde kullanılmış olması da ilginçtir. Avrasya terimi Avrupa ile Asya’yı birlikte anmak için kullanılan ve son 20 yıl içinde de politik hale gelen bir deyimdir. Eğer tarihi coğrafyadan bahsediyorsak, hele ki bir toplumun ana yurdundan bahsedeceksek Avrupa ve Asya kavramlarını kullanmak, her türlü karışıklığı engelleyecektir.
Yazarın Andronovo Kültürünü anlattığı kısımda bulunan harita da, daha önceki haritada olduğu gibi, çok bilimsel(!) bir siteden, wikipedia’dan alınmıştır. [23]  Bunu da yine, daha önceki haritada olduğu gibi, resim altı yazısında bulunan ve bölgeleri renklere ayıran ifadelerden anlıyoruz. Aynı haritaya wikipedia.com sitesinden de ulaşabilirsiniz.[24]



[1] Sf. 71.
[2] Sf. 71.
[3] Volga nehrinin Türkçesi.
[4] Konu hakkında geniş bilgi için Bkz: A. N. Kurat, Kuzey Karadeniz’de Türk Kavimleri, ayrıca özet bilgi için: A. Taşağıl, “Peçenekler” makalesi.
[5] A. Taşağıl, “Kuman-Kıpçaklar” makalesi.  
[6] Bkz. Aynı makale, Sf. 2.
[7] A. Taşağıl, “Hazarlar”.
[8] Aynı makale, Sf. 6.
[9] A. Ahmetbeyoğlu, “Romalı Tarihçi Ammianus Marcellinus ve Türkler Hakkında Verdiği Bilgiler”, Tarih İncelemeleri Dergisi: XVIII, 2003.
[10] A. Taşağıl, “Hiung-nu, Hun İlişkisi” makalesi.
[11] Sf. 71.
[12] Sf. 72.
[13] Aynı sayfa.
[14] Sf. 73.
[15] Sf. 60.
[16][16] Daha doğru söyleyişiyle Altun Orda.
[17] Sredny Stog, yazarın Türklere ait olduğunu söylediği eski bir kültür merkezidir.
[18] Sf. 74.
[19] Sf. 75.
[20] Sf. 76.
[21] Sf. 78.
[22] Sf. 80.
[23] Sf. 82.

14 Ocak 2014 Salı

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ:TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-5

Yazar kitabının 57. Sayfasında bir harita vermiştir. [1] Haritanın altında: “Avrupalıların iddia ettiği Kurgan Modeli’ne göre M.Ö. 4.000-1.000 arası Hint-Avrupa Göçleri” yazıyor. Alıntılanan yerse “Wikipedi.com” olarak belirtilmiş. İnternet üzerinden alan adları arasında wikipedi.com diye bir adres yok ancak meşhur wikipedia.com isimli adres mevcut. Sondaki –a sesi sehven düşmüş sanırım. Bu sitede de “Kurgan Hipotezi Teorisi” maddesine rastlıyoruz.[2]
Gerek lisans, gerek Yüksek Lisans eğitimimiz döneminde, yazarın yerden yere vurduğu arkeoloji ve tarih hocalarımız, wikipedia ve benzeri sitelerden alıntı yapmamızı istemezlerdi. Bunun bahsi geçen sitede çok az bilgi verilmesi, verilen bilgilerin büyük kısmının doğruluğunun şüphe götürür olması, aklıan esenin o siteye girip bir şeyler ekleyebilmesi gösterilirdi. Biz de bu kanıdayız. Adı geçen internet sitesinin özellikle Türkçesinde büyük sıkıntılar olduğunu biliyoruz.

Bu konuyu burada kesiyor ve ana konumuza dönüyoruz. Yukarıda değindiğimiz haritanın altındaki bilgilerin kelimesi kelimesine wikipedia’da yazılan resim altından alındığını görüyoruz. Yazar sadece resim altına yazdıklarını değil, aynı zamanda haritayla ilgili bilgi verdiği bölümdeki bilgileri de aynı resim altından almıştır.[3] Bunu şuradan da anlıyoruz ki yazar, tıpkı wikipedia'da olduğu gibi haritadaki kırmızı ve kavuniçi renkli alanlardan bahsetmektedir. Ancak kitap, tamamen siyah-beyaz basılmıştır. Bu şekilde yapılan bilimselliğe bizim ilmimizin derecesi yetmiyor maalesef. 

İlerleyen sayfalarda şöyle bir şeye rastlıyoruz: “Doğuya göçle birlikte ise Kurgan Milleti sarı ırkla karışarak zamanla çekik gözlü hale gelmiş ve mongoloid özellikler kazanmıştır.”[4] Hala “Türkler beyaz ırktır, sarı ırkla karışmıştır” martavalları. Bazıları bu saçmalığa ısrar edip duruyorlar. Tanrı aşkına Sarı Irk’tan bahseden, bir tane aklı başında yayın var mıdır? Dünya genelindeki bilim adamlarından hangisi bu 80 senelik Sarı Irk-Beyaz Irk-Siyah Irk hikayesini ciddiye almaktadır? Ayrıca Mongoloidlik antropolojik bir özellikken sarı, beyaz ya da siyah ırk masalı ten rengiyle alakalı bir husustur. İki farklı alanın –ki birinin doğruluğu falan da yok- terimlerini birbirine karıştırıp sonra da “bu doğrudur. İnanmayan herkes vatan hainidir” demek kadar saçma bir durum olamaz.

Aynı sayfada “Ziyadesiyle genişletilmiş gölgeli üçgenlerle bezenen kap kacağa Baykal’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da, Tacikistan’da, Türkmenistan’da, Kuzey Afrika’da, Ukrayna’da, Tuna boylarında ve Bulgaristan’da rastlanması bu kültürün Yenisey Irmağı ile Bulgaristan arasına yerleştiğini gösterir” der ve çeşitli kaynaklar verir. [5] Burada anlatılan ““Ziyadesiyle genişletilmiş gölgeli üçgenlerle bezenen kap kacağın” ne olduğunu, daha evvel görmediğimiz için bilmiyoruz. O açıdan bir yorum getirmiyoruz. Ancak bize garip gelen bir durumu da söylemeden geçemeyeceğiz: Haritaya baktığımız zaman Baykal Gölü’nün Yenisey Irmağının doğusunda olduğunu görürüz. Hem de aralarında yaklaşık 1.000 km mesafe vardır. Bu durumda yazarın bahsettiğin kültürün sınırlarını Baykal Gölünde başlatması daha doğru olmaz mıydı? Tabii asıl dikkatimizi çeken, yazarın Yenisey Irmağıyla Bulgaristan arasına yerleştiğini iddia ettiği kültür çevresinin içinde Kuzey Afrika’yı saymasıydı. Acaba yazarın kast ettiği alan Yenisey’den başlayarak güneyden dolaşıp Kuzey Afrika’ya, oradan da Bulgaristan’a mı gelmektedir? Yoksa Kuzey Afrika’da Bozkır’da, Harezm’le Sogdiana arasında bir bölge midir?

Birkaç sayfa sonra ise yazar “Dikkat ediniz Mısır’daki en eski piramidin M.Ö. 2.200 yılında yapıldığı sanılmaktadır”[6] der ama bu da yanlış bir bilgidir. Mısır’da, günümüze ulaşan en eski piramit Sakkara’da bulunan Basamaklı Piramittir. III. Hanedan Dönemi Firavunlarından Djoser tarafından yaptırılan bu piramidin tarihi M.Ö. 2.600’den öncedir. Yani yazarın verdiği tarihten yaklaşık 400 yıl daha eskidir.

“Sonuç olarak elimizdeki bu kitap bir tarih kitabı değildir. Tarih öncesi kaynakları irdeleyen ve bu kaynakların tarafgirliğini ve tarihi gerçekleri saptırıcılığını gözler önüne seren ve bütün delillerini de genetik alt yapısıyla destekleyen ve tamamıyla akademik olan ilk arkeogenetik araştırmadır” diyor yazar. [7] Türkiye’deşimdiye kadar uğraşılmamış bir alan olan arkeogenetik konusunda birkaç makale dışında herhangi bir şeye ulaşamadık. [8] Bizim doğrudan bilgi sahamıza girmediğinden bu konuyu şimdilik geçiyoruz. Ancak Kanuni’nin I. François’ya yazdığı meşhur mektuba benzer şekilde bol “ve”li kurulan cümledeki  “tamamıyla akademik” kısmı ilginç. Şimdiye kadar yaptığımız eleştirilerden sonra akademiklik iddiası hakkında okurlarımız ne düşünecektir, merak ediyoruz.











[1] Sf. 57.
[3] Sf. 56.
[4] Sf. 59.
[5] Sf. 59.
[6] Sf. 61
[7] Sf. 65.
[8] Ulaştıklarımız içindekilerin en önemlisi http://arkeolojigazetesi.com/?p=690