"İdeoloji ve siyaset birbirinden farklı iki alandır. İkisinin birbirine karıştırıldığı ya da birinin diğerinin yerine konup o şekilde yazılıp çizildiği sıkça görülmekle birlikte ikisi arasında fazla bir yakınlık yoktur. Her ideolojik grup kendi içinde bir dil geliştirir. Bu şekilde bir aidiyet duygusuyla birlikte duygu birlikteliği de yaratılır."
Yazının tamamını okumak için: http://www.sabithaber.com/dil-meselemiz-7002/
Arkeoloji ve tarih alanlarında yazıyorum. Ayrıca biraz gezip gördüklerimi, biraz da fikirlerimi dile getiriyorum.
6 Kasım 2017 Pazartesi
16 Ekim 2017 Pazartesi
PSEUDO-HİSTORİANLARA YASAL UYARI!
Son zamanlarda ortalıkta dolaşan ve içeriğinden dolayı düpedüz kendilerini ihbar eden bir "haber"e istinaden, işi bilen-bilmeyen pek çok kişi o linki paylaştı. İnternet sitesindeki bahse konu yazıda ismi geçen isimler hakkında yarın-öbür gün Kültür Varlıkları Kanunu'nun aşağıya eklediğim maddelerine istinaden dava açılırsa şaşırmayacağım. Öbür taraftan aynı yazı içinde, ülkenin en önemli arkeoloji kurumlarından birisine atılan desteksiz iftiralar da var ki bunu ilgili kurumun cevaplaması yerinde olacaktır.
"Taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını bulanlar, malik oldukları veya kullandıkları arazinin
içinde kültür ve tabiat varlığı bulunduğunu bilenler veya yeni haberdar olan malik ve zilyetler, bunu en geç üç gün içinde, en yakın müze müdürlüğüne veya köyde muhtara veya diğer yerlerde mülki idare amirlerine bildirmeye mecburdurlar.
Bu gibi varlıklar, askeri garnizonlar ve yasak bölgeler içinde bulunursa, usulüne uygun olarak üst komutanlıklara bildirilir.
Böyle bir ihbarı alan muhtar, mülki amir veya bu gibi varlıklardan doğrudan doğruya haberdar olan ilgili makamlar, bunların muhafaza ve güvenlikleri için gerekli tedbirleri alırlar. Muhtar, aynı gün alınan tedbirlerle birlikte durumu en yakın mülki amire; mülki amir ve diğer makamlar ise on gün içinde, yazı ile Kültür ve Turizm Bakanlığına ve en yakın müze müdürlüğüne bildirir.
İhbar alan Bakanlık ve müze müdürü bu Kanun hükümlerine göre, en kısa zamanda gerekli işlemleri yapar. " (2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, Madde: 4)
"Kültür ve tabiat varlıklarını yasal süre içerisinde mazereti olmaksızın bildirmeyen ve bilerek aykırı hareket eden kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Yasal sürelerde ilgili makamlara bildirilmeyen tarihi eserleri satışa sunan, satan, veren, satın alan, kabul eden kişi iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar para cezası ile cezalandırılır."
http://www.kulturvarliklari.gov.tr/TR,110024/s-s-s.html
14 Ağustos 2017 Pazartesi
TANITIM BÜLTENİ
"Big-Bang'in Türklüğü"
Seksolog, ilahiyatçı, emekli resim öğretmeni, baytar, ev hanımı, hindicilik ve tavukçuluk uzmanı, piyanist, elektrik mühendisi, emekli müzik öğretmeni, inşaat yüksek mühendisleri gibi her biri kendi alanında uzman(!) büyük bir pseudo-historian ekip tarafından yaklaşık 2 günde hazırlanan (1 günü yol) bu muhteşem "şey" İşkenbe-i Kübra Yayınlarından yayınlanacak olup 30 Şubat 2018 Dünya Pseudo-Historianlar Gününde seçkin tekel bayileri ve aktarlarda piyasaya sunulacaktır!
Seksolog, ilahiyatçı, emekli resim öğretmeni, baytar, ev hanımı, hindicilik ve tavukçuluk uzmanı, piyanist, elektrik mühendisi, emekli müzik öğretmeni, inşaat yüksek mühendisleri gibi her biri kendi alanında uzman(!) büyük bir pseudo-historian ekip tarafından yaklaşık 2 günde hazırlanan (1 günü yol) bu muhteşem "şey" İşkenbe-i Kübra Yayınlarından yayınlanacak olup 30 Şubat 2018 Dünya Pseudo-Historianlar Gününde seçkin tekel bayileri ve aktarlarda piyasaya sunulacaktır!
7 Ağustos 2017 Pazartesi
KÜÇÜK BİR TESBİT!
Sosyal medya profillerinde Nazım Hikmet-Vera aşkından sitayişle bahseden pseudo-historian kadının Türkçü diye pazarlandığı mecra: Twitter!
İdeolojiler gelenekselcidir. 20 yıldır Türkçü camianın içindeyim. İsmini duymadığım tipler kendilerine "Türkçü" diyor. 5-10 sahte hesap da bu yeni model Türkçü(!) tiplerin propagandasını yapıyor. Bunların bir diğer özelliğiyse her fırsatta Atsız'a sallamaları. İçlerinden bir başka pseudo-historian kadın geçen 3 Mayıs'ta içinde bolca Atatürk ve Cumhuriyet geçen, ancak ne hikmetse Atsız'ın olmadığı bir Türkçüler Günü yazısı yazmıştı. "3 Mayıs'ta Atatürk'ün adını niye anmıyorsunuz karşı devrimciler" diyeni de gördüm, "Atsız ata diye bir fetöcünün peşinden gidiyorlar" yazanı da. Bunları yazanlar bir de toplumun geri kalanını cahillikle suçlamıyor mu? Offf
İdeolojiler gelenekselcidir. 20 yıldır Türkçü camianın içindeyim. İsmini duymadığım tipler kendilerine "Türkçü" diyor. 5-10 sahte hesap da bu yeni model Türkçü(!) tiplerin propagandasını yapıyor. Bunların bir diğer özelliğiyse her fırsatta Atsız'a sallamaları. İçlerinden bir başka pseudo-historian kadın geçen 3 Mayıs'ta içinde bolca Atatürk ve Cumhuriyet geçen, ancak ne hikmetse Atsız'ın olmadığı bir Türkçüler Günü yazısı yazmıştı. "3 Mayıs'ta Atatürk'ün adını niye anmıyorsunuz karşı devrimciler" diyeni de gördüm, "Atsız ata diye bir fetöcünün peşinden gidiyorlar" yazanı da. Bunları yazanlar bir de toplumun geri kalanını cahillikle suçlamıyor mu? Offf
30 Temmuz 2017 Pazar
TÜRK BÜYÜKLERİNE SAYGI (ATSIZ)
Bir milletin kendi büyüklerine saygı göstermesi de millet olmanın büyük vasıflarından biridir. Büyükler, tarih dersi kitaplarında dile getirilmekle başlayan, anıt ve heykelleri dikilmek, anma günleri yapılmak suretiyle devam eden vefakârlıklarla saygı görür. Daha ilkokul çağındaki çocuk, tarih kitabında okuduğu büyüğü görerek yüreğinde ona karşı yakınlık duyar; bu yakınlıktan doğan sevgi, o büyüğün milletine kadar uzanarak çocukta önce millet sevgisini, sonra o büyüğe benzemek duygusunu, daha sonra da millete hizmet etmek ihtirasını uyandırır. Bu bir sosyal taklit kanunudur.
Bir çocukta millî duygu böylece alevlendi mi, ülke iyi bir vatandaş kazandı demektir. O çocuk bir büyüğün anıtını gördükçe, onun anma günlerini yaşadıkça büyüklere saygı onda perçinleşir. Büyüklere saygı duymak da bir insanlık vasfıdır. Hayvan veya hayvanlaşmış insanda bu vasıf bulunmaz.
Türkiye'de Cumhuriyet'ten beri, rast gele de olsa, bu saygıya başlandığını gösteren anmalar yapılmış, hele son yıllarda anma törenleri çoğalmıştır. Fakat biz bu çoğalmada övünecek ve sevinecek bir yön göremiyoruz. Çünkü bu anmalar bilgisizliğin, şuursuzluğun delili, gösterişin alâmeti olmaktan ileri gidememektedir.
Bizim bildiğimize göre iki yıldır, Anadolu'yu Türkleştirmeye başlayan bir Seyid Battal Gazi töreni yapılmaktadır. Halbuki tarihteki Abdullah Battal bir Arap kumandanıdır.
Yine iki yıldır "Ahi Evren" töreni yapılmaktadır. Geçen yılki törende bu adamın adı "Ahi Evren" iken bu yıl "Ahî Evran" olmuştur. Belki her yıl bir hecesi düzeltilerek "Ahi Evren" haline gelecektir ama zavallıyı Türkiye'de sendikacılığın ve kooperatifçiliğin kurucusu diye anmak bilgisizlikten de ileri bir lâubalîliktir. Böyle önüne gelen hevesli, aklına esen bir Türk'ü veya Türk sandığı şunu bunu ele alarak ona istediği vasfı yakıştıracaksa mesele büyükleri veya ünlüleri anmaktan çıkıp maskaralık haline gelir.
Türkiye'de yapılan ciddî törenlerin biri eski geleneği olan Ertuğrul Gazi'yi anma töreniydi. Geçen yılın törenine katılan bir gençten Ertuğrul türbesi yanma 16 Türk büyüğünün büstlerinin dikildiğini dinlemiş ve tabii sevinmiştim.
Fakat bu yıl yapılan törene ait haberlerde, büstü dikilen büyüklerin resimlerini görünce büyük hayal kırıklığına uğradım. 11 Eylül 1972 tarihli Hürriyet gazetesinden öğrendiğimize göre bu işe Söğüt Kaymakamı Burhan Ten ile Belediye Başkanı Yaşar Ersoy önayak olmuşlar, büstleri ünlü mimar ve heykeltıraşlara yaptırmışlar.
Eski çağlarda yaşamış insanların resim veya heykelleri nasıl yapılır? Eğer zamanında yapılmış bir minyatürü varsa esas olarak o alınır, yoksa o büyükle çağdaş ve tercihen onu bizzat görmüş tarihçilerin verdiği bilgiye göre hareket edilîr.
Bunlar yoksa o büyüğün heykeli temsilî mahiyette olacak demektir. Fakat temsilî olacak demek heykeltıraşın keyfine göre olacak demek değildir. O büyüğün yaşadığı zamanın giyim kuşamı hakkında elde mevcut bilgiler esas alınacak ve ondan sonrasını heykeltıraşın kendisi yaratacak demektir. Fakat bunu yaratacak heykeltıraşın millî ruh ve kültürle yetişmiş olması birinci şarttır.
Hürriyet gazetesinde bu büyüklerden 5 tanesinin büstünün resmi var.
En eskileri olan 'Mete" bıyıksız ve sakalsız, saçları bugünkü Hippilere çalar şekilde enseye doğru uzun ve tarakla soldan sağa ayrılmış, eski Yunan heykelleri tipinde bir adamdır. Bunu, Holivut'un artistlerinden birinin heykelidir diye kime gösterseniz inanır ama Türk tarihi hakkında ufak bir bilgisi olanlar, onun Mete'yi temsil ettiğini öğrenince ya güler, ya da kızarlar.
Zaman bakımından ikinci olan Atilla ise gür bıyıklı ve gür sakallı bir Aryânî tipidir. Hele başlığı 15. Asra ait Osmanlı tipinde sarıklı bir başlıktır. Atilla’yı görmüş olanlar kısaca boylu, buğday renkli, iri başlı ve gülmez yüzlü olduğunu yazar. Bu büstte tek başarılı taraf onun gülmez yüzlülüğünün belirtilmesi olmuştur ama zaten şimdiye kadar gelip geçen Türk devlet başkanları arasında, İsmet İnönü müstesna, vara yoğa gülen kimseye rastlanmamıştır.
Zaman bakımından "üçüncü" olan Cengiz Han, mahzun bakışlı, iri gözlü, başında acayip bir tulga bulunan bir şahıs olarak tasvir olunmuştur. Cengiz'iri uzun boylu, ak tenli, çakır gözlü ve kumral sakallı olduğu bilinmektedir. Gerek onun, gerekse Atilla ile Mete'nin çekik gözlü olarak yapılması gerekirken eski Türk'lerin "sığır gözü" tabir ettiği iri gözlü kimseler olarak yapılması büyük bir hatâdır.
Dördüncü büst Ertuğrul Gazi'ye aittir. Tarihlerde onun tipine ait hiçbir bilgi, yoktur. Bildiğimiz tek şey ömrü boyunca börk giydiğidir. Büstte ise onun başına kocaman bir kavuk giydirilmiştir. Bu kavuk 16-17. yüzyıllara ait gösterişli Osmanlı kavuklarına çok benzemektedir.
Fatih'e ait beşinci büst bile başarısızdır. Fatih'in İtalyan ressama yaptırdığı resmi bugün herkes tarafından bilinmektedir. Yalnız ona bakarak büyük hakana çok benzeyen bir büstü yapılabilirdi. Bunun dahi yapılmayışı ünlü mimar ve heykeltıraşların başarısızlığını ortaya koymuştur.
Hürriyet gazetesinin verdiği bilgiden öğreniyoruz ki 16 büst, devlet kurmuş olan 16 Türk Büyüğüne aitmiş. Son zamanlarda ortaya atılan ve birkaç yıl önce bunun için bir de takvim çıkarılan uydurma 16 Büyük Türk Devleti Masalı.. Öyle anlaşılıyor ki kaymakamla belediye başkanı bu takvimin tesirinde kalarak işe girişmişler, fakat yanlış takvime körü körüne inandıkları için bu millî iyi niyetleri başarısızlıkla değil de bozgunla sona ermiştir. Bu kadar mühim ve güzel bir teşebbüse girerken bu işi bilenlere danışsalardı cidden şahane bir eser meydana getirmiş ve milletin ebedî şükranına hak kazanmış olacaklardı. Fakat, ne kadar yazık, eserler baştanbaşa yanlıştır. Top yekûn yıkılıp yeniden yapılması lâzımdır.
Bir büyük yanlış da burada büstü olan 16 kişinin, 16 devlet kurucusu olarak gösterilmesidir. Meselâ Selçuk Bey, Selçuklu İmparatorluğunu, Ertuğrul Bey, Osmanlı İmparatorluğunu, Bilge Kağan, Uygur Kağanlığını kurmuşlar..
Selçuk Bey (doğrusu "Selçuk Subaşı"), o zamanki asıl Türk Devletinin yani Karahanlı Devleti’nin veya asıl devletten kopmuş olan Batı'daki Hazar Devleti'nin bir kumandanı idi. Selçuklu Devletini torunları Çağrı ve Tuğrul beyler kurdu.
Ertuğrul Bey, hattâ onun oğlu olup devlete adını veren Osman Bey de devlet kurucusu değildir. Bu ikisi Batı Türk Hakanlığı'nın yani İlhanlılar'ın Uç Beyleri idiler.
Bilge Kağan ise Uygur değil, Gök Türk'tü.
Bir de bütün büyüklere "Han" veya "Kaan" unvanı verilmesi de yanlıştır.
"Mete’nin unvanı "yabgu", "Bumun"un (Bumin değil) "kağan", 'Temir" ve 'Ertuğrul’un "bey" ancak "Cengiz"inki "Kaan" dır.
Bu isim yanlışlarını gazetecinin yapmış olması mümkündür ama büstlerin fotoğrafları yanılmaz belgelerdir. Hazin belgeler...
16 büst arasında Atatürk'ün büstü de var ve galiba sahibine en çok benzeyen de bu. Atatürk'ün büstü bize, İstanbul Üniversitesi Merkez Binası'nın bahçesindeki Atatürk heykelini hatırlattı. Görenlerin bildiği gibi heykel erkek ve kız iki üniversiteli Öğrencinin ortasında Atatürk'ü göstermektedir. İşin garibi öğrencilerin atlet kılığında, Atatürk'ün ise entarili olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Her şeyden önce bir asker olan Atatürk'ü gecelik denecek çirkin bir kılıkla, eski Asurî ve İran hükümdar rölyeflerindeki şekillere benzeyen biçimde canlandırmak hem Türk milletine, hem de onun hâtırasına saygısızlıktır. Bunu bir zamanın Talebe Derneği İdare Heyeti'nin yaptırdığı söyleniyor. Üniversite öğrencisi deyince akla atlet veya atlet kılıklı gençler gelmez. Atatürk diyince de ya kumandan, ya da sivil elbiseli devlet adamı gelir. Hakikat bu iken atletli, entarili heykelleri oraya dikmekteki sebep nedir? En hafifi: Düşüncesizlik. Rektörlüğün dikkatini çekerim: O çirkin heykeli indirsin.
Türkiye'nin türlü yerlerindeki anıt ve heykeller arasında yozlaşmış sanat zevkinin mahsulü olanlar da var. Bir tanesi Afyon'daki Zafer Anıtı'dır. Türklüğün tarihinde dönüm noktası olan bir zafer, iki çıplak King-kong'la mı temsil edilecekti. Bu zaferin büyüklüğünü, hattâ Yunan'ı rezil etmeden, daha başarılı şekilde ele alacak bir üslûp, bunu Türk soyuna armağan edecek bir sanatkâr bulunmaz mıydı?
Bunlarla ilgilenecek makamın Millî Eğitim Bakanlığı olması gerekir sanıyorum. Orada Anıtlar Komisyonu, Güzel Sanatlar genel Müdürlüğü falan gibi bir takım kuruluşlar var. Bunlar ne yapar? Bu kayıtsızlıklar yüzünden İstanbul Fethi'nin 500. Malazgirt Zaferi'nin 900. yıllarını çok sönük bir şekilde kutladık. Halbuki bunlar milleti ruhlandıracak törenlerdir. Bunlar millî savunmanın da birer unsuru idi. Hattâ bunlar anayasaya kadar girecek hayatî maddelerdi. Evet! Anayasa... Çünkü anayasa, bazı art niyetli hainlerin bangır bangır bağırdıkları gibi grev, genel grev vesairenin cirit atacağı bir eser olmadan önce millî ruhun dile geldiği bir anıt olmak mecburiyetindedir. Bu bakımdan oraya işçi ve patrondan önce bu milleti yaratan büyüklerin ve o büyüklere yapılacak saygının girmesi gerekmektedir,
ÖTÜKEN, Eylül 1972, Sayı: 105
Bir çocukta millî duygu böylece alevlendi mi, ülke iyi bir vatandaş kazandı demektir. O çocuk bir büyüğün anıtını gördükçe, onun anma günlerini yaşadıkça büyüklere saygı onda perçinleşir. Büyüklere saygı duymak da bir insanlık vasfıdır. Hayvan veya hayvanlaşmış insanda bu vasıf bulunmaz.
Türkiye'de Cumhuriyet'ten beri, rast gele de olsa, bu saygıya başlandığını gösteren anmalar yapılmış, hele son yıllarda anma törenleri çoğalmıştır. Fakat biz bu çoğalmada övünecek ve sevinecek bir yön göremiyoruz. Çünkü bu anmalar bilgisizliğin, şuursuzluğun delili, gösterişin alâmeti olmaktan ileri gidememektedir.
Bizim bildiğimize göre iki yıldır, Anadolu'yu Türkleştirmeye başlayan bir Seyid Battal Gazi töreni yapılmaktadır. Halbuki tarihteki Abdullah Battal bir Arap kumandanıdır.
Yine iki yıldır "Ahi Evren" töreni yapılmaktadır. Geçen yılki törende bu adamın adı "Ahi Evren" iken bu yıl "Ahî Evran" olmuştur. Belki her yıl bir hecesi düzeltilerek "Ahi Evren" haline gelecektir ama zavallıyı Türkiye'de sendikacılığın ve kooperatifçiliğin kurucusu diye anmak bilgisizlikten de ileri bir lâubalîliktir. Böyle önüne gelen hevesli, aklına esen bir Türk'ü veya Türk sandığı şunu bunu ele alarak ona istediği vasfı yakıştıracaksa mesele büyükleri veya ünlüleri anmaktan çıkıp maskaralık haline gelir.
Türkiye'de yapılan ciddî törenlerin biri eski geleneği olan Ertuğrul Gazi'yi anma töreniydi. Geçen yılın törenine katılan bir gençten Ertuğrul türbesi yanma 16 Türk büyüğünün büstlerinin dikildiğini dinlemiş ve tabii sevinmiştim.
Fakat bu yıl yapılan törene ait haberlerde, büstü dikilen büyüklerin resimlerini görünce büyük hayal kırıklığına uğradım. 11 Eylül 1972 tarihli Hürriyet gazetesinden öğrendiğimize göre bu işe Söğüt Kaymakamı Burhan Ten ile Belediye Başkanı Yaşar Ersoy önayak olmuşlar, büstleri ünlü mimar ve heykeltıraşlara yaptırmışlar.
Eski çağlarda yaşamış insanların resim veya heykelleri nasıl yapılır? Eğer zamanında yapılmış bir minyatürü varsa esas olarak o alınır, yoksa o büyükle çağdaş ve tercihen onu bizzat görmüş tarihçilerin verdiği bilgiye göre hareket edilîr.
Bunlar yoksa o büyüğün heykeli temsilî mahiyette olacak demektir. Fakat temsilî olacak demek heykeltıraşın keyfine göre olacak demek değildir. O büyüğün yaşadığı zamanın giyim kuşamı hakkında elde mevcut bilgiler esas alınacak ve ondan sonrasını heykeltıraşın kendisi yaratacak demektir. Fakat bunu yaratacak heykeltıraşın millî ruh ve kültürle yetişmiş olması birinci şarttır.
Hürriyet gazetesinde bu büyüklerden 5 tanesinin büstünün resmi var.
En eskileri olan 'Mete" bıyıksız ve sakalsız, saçları bugünkü Hippilere çalar şekilde enseye doğru uzun ve tarakla soldan sağa ayrılmış, eski Yunan heykelleri tipinde bir adamdır. Bunu, Holivut'un artistlerinden birinin heykelidir diye kime gösterseniz inanır ama Türk tarihi hakkında ufak bir bilgisi olanlar, onun Mete'yi temsil ettiğini öğrenince ya güler, ya da kızarlar.
Zaman bakımından ikinci olan Atilla ise gür bıyıklı ve gür sakallı bir Aryânî tipidir. Hele başlığı 15. Asra ait Osmanlı tipinde sarıklı bir başlıktır. Atilla’yı görmüş olanlar kısaca boylu, buğday renkli, iri başlı ve gülmez yüzlü olduğunu yazar. Bu büstte tek başarılı taraf onun gülmez yüzlülüğünün belirtilmesi olmuştur ama zaten şimdiye kadar gelip geçen Türk devlet başkanları arasında, İsmet İnönü müstesna, vara yoğa gülen kimseye rastlanmamıştır.
Zaman bakımından "üçüncü" olan Cengiz Han, mahzun bakışlı, iri gözlü, başında acayip bir tulga bulunan bir şahıs olarak tasvir olunmuştur. Cengiz'iri uzun boylu, ak tenli, çakır gözlü ve kumral sakallı olduğu bilinmektedir. Gerek onun, gerekse Atilla ile Mete'nin çekik gözlü olarak yapılması gerekirken eski Türk'lerin "sığır gözü" tabir ettiği iri gözlü kimseler olarak yapılması büyük bir hatâdır.
Dördüncü büst Ertuğrul Gazi'ye aittir. Tarihlerde onun tipine ait hiçbir bilgi, yoktur. Bildiğimiz tek şey ömrü boyunca börk giydiğidir. Büstte ise onun başına kocaman bir kavuk giydirilmiştir. Bu kavuk 16-17. yüzyıllara ait gösterişli Osmanlı kavuklarına çok benzemektedir.
Fatih'e ait beşinci büst bile başarısızdır. Fatih'in İtalyan ressama yaptırdığı resmi bugün herkes tarafından bilinmektedir. Yalnız ona bakarak büyük hakana çok benzeyen bir büstü yapılabilirdi. Bunun dahi yapılmayışı ünlü mimar ve heykeltıraşların başarısızlığını ortaya koymuştur.
Hürriyet gazetesinin verdiği bilgiden öğreniyoruz ki 16 büst, devlet kurmuş olan 16 Türk Büyüğüne aitmiş. Son zamanlarda ortaya atılan ve birkaç yıl önce bunun için bir de takvim çıkarılan uydurma 16 Büyük Türk Devleti Masalı.. Öyle anlaşılıyor ki kaymakamla belediye başkanı bu takvimin tesirinde kalarak işe girişmişler, fakat yanlış takvime körü körüne inandıkları için bu millî iyi niyetleri başarısızlıkla değil de bozgunla sona ermiştir. Bu kadar mühim ve güzel bir teşebbüse girerken bu işi bilenlere danışsalardı cidden şahane bir eser meydana getirmiş ve milletin ebedî şükranına hak kazanmış olacaklardı. Fakat, ne kadar yazık, eserler baştanbaşa yanlıştır. Top yekûn yıkılıp yeniden yapılması lâzımdır.
Bir büyük yanlış da burada büstü olan 16 kişinin, 16 devlet kurucusu olarak gösterilmesidir. Meselâ Selçuk Bey, Selçuklu İmparatorluğunu, Ertuğrul Bey, Osmanlı İmparatorluğunu, Bilge Kağan, Uygur Kağanlığını kurmuşlar..
Selçuk Bey (doğrusu "Selçuk Subaşı"), o zamanki asıl Türk Devletinin yani Karahanlı Devleti’nin veya asıl devletten kopmuş olan Batı'daki Hazar Devleti'nin bir kumandanı idi. Selçuklu Devletini torunları Çağrı ve Tuğrul beyler kurdu.
Ertuğrul Bey, hattâ onun oğlu olup devlete adını veren Osman Bey de devlet kurucusu değildir. Bu ikisi Batı Türk Hakanlığı'nın yani İlhanlılar'ın Uç Beyleri idiler.
Bilge Kağan ise Uygur değil, Gök Türk'tü.
Bir de bütün büyüklere "Han" veya "Kaan" unvanı verilmesi de yanlıştır.
"Mete’nin unvanı "yabgu", "Bumun"un (Bumin değil) "kağan", 'Temir" ve 'Ertuğrul’un "bey" ancak "Cengiz"inki "Kaan" dır.
Bu isim yanlışlarını gazetecinin yapmış olması mümkündür ama büstlerin fotoğrafları yanılmaz belgelerdir. Hazin belgeler...
16 büst arasında Atatürk'ün büstü de var ve galiba sahibine en çok benzeyen de bu. Atatürk'ün büstü bize, İstanbul Üniversitesi Merkez Binası'nın bahçesindeki Atatürk heykelini hatırlattı. Görenlerin bildiği gibi heykel erkek ve kız iki üniversiteli Öğrencinin ortasında Atatürk'ü göstermektedir. İşin garibi öğrencilerin atlet kılığında, Atatürk'ün ise entarili olarak tasvir edilmiş olmasıdır. Her şeyden önce bir asker olan Atatürk'ü gecelik denecek çirkin bir kılıkla, eski Asurî ve İran hükümdar rölyeflerindeki şekillere benzeyen biçimde canlandırmak hem Türk milletine, hem de onun hâtırasına saygısızlıktır. Bunu bir zamanın Talebe Derneği İdare Heyeti'nin yaptırdığı söyleniyor. Üniversite öğrencisi deyince akla atlet veya atlet kılıklı gençler gelmez. Atatürk diyince de ya kumandan, ya da sivil elbiseli devlet adamı gelir. Hakikat bu iken atletli, entarili heykelleri oraya dikmekteki sebep nedir? En hafifi: Düşüncesizlik. Rektörlüğün dikkatini çekerim: O çirkin heykeli indirsin.
Türkiye'nin türlü yerlerindeki anıt ve heykeller arasında yozlaşmış sanat zevkinin mahsulü olanlar da var. Bir tanesi Afyon'daki Zafer Anıtı'dır. Türklüğün tarihinde dönüm noktası olan bir zafer, iki çıplak King-kong'la mı temsil edilecekti. Bu zaferin büyüklüğünü, hattâ Yunan'ı rezil etmeden, daha başarılı şekilde ele alacak bir üslûp, bunu Türk soyuna armağan edecek bir sanatkâr bulunmaz mıydı?
Bunlarla ilgilenecek makamın Millî Eğitim Bakanlığı olması gerekir sanıyorum. Orada Anıtlar Komisyonu, Güzel Sanatlar genel Müdürlüğü falan gibi bir takım kuruluşlar var. Bunlar ne yapar? Bu kayıtsızlıklar yüzünden İstanbul Fethi'nin 500. Malazgirt Zaferi'nin 900. yıllarını çok sönük bir şekilde kutladık. Halbuki bunlar milleti ruhlandıracak törenlerdir. Bunlar millî savunmanın da birer unsuru idi. Hattâ bunlar anayasaya kadar girecek hayatî maddelerdi. Evet! Anayasa... Çünkü anayasa, bazı art niyetli hainlerin bangır bangır bağırdıkları gibi grev, genel grev vesairenin cirit atacağı bir eser olmadan önce millî ruhun dile geldiği bir anıt olmak mecburiyetindedir. Bu bakımdan oraya işçi ve patrondan önce bu milleti yaratan büyüklerin ve o büyüklere yapılacak saygının girmesi gerekmektedir,
ÖTÜKEN, Eylül 1972, Sayı: 105
8 Temmuz 2017 Cumartesi
85. YILINDA CUMHURİYET DÖNEMİNİN İLK AYDIN BAŞKALDIRISI
Görüleceği üzere, memleketin bu cenahında, 85 yıldır değişen hiçbir şey yok!
" Ancak şöyle bir incelediğimizde özellikle yurt içinden katılanların ve o malum “tez”i hararetle savunanların hiçbirisinin tarihçi olmadığını hayretle görüyoruz. Mesela 9 Temmuz tarihli oturumda “Akvam-ı Kadime-i Şarkiyye Hakkında Bazı Mütalaalar” başlıklı bir sunum gerçekleştiren Avram Galanti bir hukukçudur. İlginçtir, 7 Temmuz günkü ve bizim bu yazımızı yazmamıza sebep olan oturumda dünya çapında ünlü tarih profesörü A. Zeki Velidi Togan’a tarih dersi vermeye kalkışan Reşit Galip tıp doktoru, Sadri Maksudi ise Avram Galanti gibi hukukçu idi. Umarım başka yazılarda neden “tez” değil de “Tarih Şeysi” yazdığımız anlaşılmıştır. Zira tarihçi olmayanların söyledikleri, yazdıkları ancak “şey” olarak vasıflandırılabilir."
Tamamı için: http://www.sabithaber.com/85-yilinda-cumhuriyet-doneminin-ilk-aydin-baskaldirisi-adil-yilmaz-4395/
2 Haziran 2017 Cuma
BİR MÜZİK ÖĞRETMENİNDEN TARİH ÖĞRENMEK(!)-2
Daha evvel, 25 Şubat tarihli, "Bir Müzik Öğretmeninden Tarih Öğrenmek(!)" başlıklı blog yazımda(1) isminden bahsettiğim müzik öğretmeni Mahiye Morgül de, diğerleri gibi konuşmaya, yazmaya, tarih, özellikle de Türk tarihi konusunda zırvaları yaymaya devam ediyor.
Bunun için kâh tv'lere çıkıyor (2) (3) (4), kâh aynı yazısını çeşitli sitelerde yayınlıyor (5) (6), kâh çeşitli dernek ya da vakıfların toplantılarında boy gösteriyor. Ancak mecra ne olursa olsun, muhayyilesindekileri gerçekmiş gibi anlatıp yaymaya devam ediyor. E hadi o bu zırvaların gerçekliğine inanıyor, onu tvler'e çıkartanlara, anlattıkları "şeyler"i duyunca "hımmm" diyerek ciddi ciddi başlarını sallayan, "gerçek tarih bu", "bunlar bize neden anlatılmıyor" diyenlere ne demeli?
Gününde bir Mahiye Morgül her meseleyi kendi kafasına göre çevirip yayabilir. O meselenin ne olduğu çok da önemli değildir, okul kitapları, Cern deneyi ya da Singapur'a yapılan yeni gökdelen fark etmez. Mahiye hanım bu konular hakkında yazar ve yazısının bir kenarına tarih "şeysi" sıkıştırır. Kendisine kendisi gibi "düşünen" bir kitle de bulmuştur ve bu sebeple yazdıklarını, söylediklerini kimse sorgulamaz. Hemen kabul eder. Misal 9 Temmuz 2015 tarihli "Savaşacak Genç Adama İhtiyacı Olanlar!" başlıklı ve Işid Terör Örgütünü konu eden bir yazı yazar ve yayınlar (7). Buradaki bir paragraf ibretliktir: "Örneği Paris Eiffel Kulesinden vereyim. Kuleyi yapan demir çelik kralı Fransız Yahudisi Gustav Eiffel 2.dünya savaşının tamtamları çalarken kalktı bu kuleye 650 bin ton demir-çelik yığdı, parasını Fransız halkının cebinden kendi kasasına aktardı, Avrupa Demir Çelik Ortak Pazarını kurdu (AB’in ilk hali) ve Hitler’e tank-top yapsın diye demir çelik sattı. Kule yükselirken Fransa halkı demir tozlarıyla karnını doyurdu, yüzlerce işçi karıncalar gibi düşerek öldü, yerine yeni işçi alınırken babalar oğlu iş buldu diye seviniyordu. Krizden tek etkilenmeyen şirket Eyfel’di ve hala satıyor bu demir yığınını. Paris’e gittiğimde bu adama benden para gitmesin diye bu kuleye çıkmadım." Bu paragrafın terör örgütü Işidle alakası bir tarafa Eyfel Kulesi 1887-1889 yılları arasında dikildi. Yani bırakın II. Dünya Savaşının tamtamlarının çalmasını, daha ortada I. Dünya Savaşı yok! O halde? Tabii bir de bu "sosyalist" hanımın feci halde anti-siyonist olduğunu da söylemeden geçmeyelim. Neyse onu da sosyalistler, siyonistler ve yahudiler düşünsün. Ben tesbit yapıp geçerim.
Yukarıdaki paragrafta yazdığım gibi, Mahiye hanım her konuya bir tarih "şeysi" sıkıştırmakta mahirdir. Bu da 16 Mayıs 2017 tarihli "Rize Anadolu Lisesi Neden Kapatılır?" başlıklı yazısından bir örnek (8): "Nerde o eski okullar, nerde o ders kitapları, nerde o eski mızıkacı ablalar...
Bir de çok yeni 1947 basımı Ortaokul-1 Tarih kitabı elime geçti, inanılır gibi değil. Hemen taramaya verdim, haftaya DVD Eğitim Seti kayıtlarıma onu ekleyeceğim. Tırnaklarımla eşeleyerek ulaştığım antik dönemlere ait pek çok bilgi orda ayan beyan var... Mesela, Büyük Kuruş’un Perslerle Medleri birleştirirken (Güneş ile Hilal) Med imparatorunun kızıyla evlendiğini yazıyor. Yani Rize Gelinkaya’da rölyefi vardı diye anlatmaya çalıştığım Semiramis’in Med prensesi olduğunu yazıyor. Oğlu Serhaz’ın Atina seferini anlatıyor. Sezar’la savaşan bizim Mitridate bile var içinde. Meğer MÖ.550’lerde Rize Medlerin başkentiymiş."
Görüldüğü gibi hanımefendinin muhayyilesine göre kendi memleketi olan Rize neredeyse dünyanın varlık sebebi. Daracık kıyı şeridinde başkent mi olur diye düşünen yok tabii. O yazdıysa mutlaka "doğrudur". Bense bunların deli saçması "şeyler" olduğunu söylediğim için "amerikan ajanı" oluyorum bu durumda. Gerçi 2-3 yıl önce de uydurma şeyler yazan bir başka hanımefendi de beni "batı tarzı eğitimle yetiştirilmiş batının etki ajanı" olarak vasıflandırmıştı ya neyse.
Mahiye hanım'ın en son tarihe ait yazısı ise güncel bir konuyu, zeytinliklerin sanayi ve yapılaşmaya açılma tasarısıyla alakalı (9). Burada saçtığı "şeyler"i aşağıya alalım: "Sanki Lanetli İskender dirildi, kral Gordion’un sabanı bağladığı kördüğümü kılıcıyla kesiyor..."
"Üretimi yasayla korumak için Friglerde yasaklar vardı. Örneğin öküz öldürmek, çift bozmak yasaktı... İskender deyyusu Polatlı’ya kadar gelip bu yasayı kırdı, kaldırdı, çift bozarak halkı köleleştirdi. Kördüğümü kılıcıyla kesti, çifti bozdu dağıttı. Şimdi ülkemizde, darbe sonrası olağanüstü hal yasasıyla zeytin çiftçisinin çiftini çubuğunu bozarak Türk köylüsüne biçilen gömlek bundan farksızdır.
İskender Gordion’da Frigyanın çift düğümlü çiftini bozdu, ancak İskender’in olağanüstü işgal yasalarına rağmen egemenliği sadece 9 yıl sürebildi. Buna da bir nokta koyalım.
Boğayı ve buğdayı tarımdaki rolü nedeniyle resmi olarak ilk kutsayan Frigya'dır.
Buğdayı kutsal sembol olarak parasının üzerinde ilk resmeden kral ise Medlerle Persleri (ay ile güneş) birleştiren Oğuz Beyi Büyük Kuruş’tur. Kurduğu Akmenid İmparatorluğuna MÖ.550’de katılan Frigya’nın MÖ.VIII.yüzyılda kralı olan Gordios, kendilerinden önce burada yaşamış olan Etilerin tarımı koruyan Ati /Ata yasalarını (sözlerini, öğütlerini) devam ettirmiş, daha da sıkılaştırarak bulduğu bir kördüğümle çift bozmayı zorlaştırmıştı. Boynuzlu boğa başını bugün de Ankara sembolü olarak görmemizin kökeninde bu Ata kültürümüz vardır. "
Velhasıl Mahiye hanım öyle "şeyler" yazıyor ki o "şeyler"i görseler, memleketimizde zaten az sayıda olan Eskiçağ Tarihçisi, Latince ve Klasik Helence bilen akademisyenlerimiz kelimenin gerçek anlamıyla delirirler. Bunun olmasını istemediğim için Mahiye Morgül imzalı bazı "şeyler"i buraya almıyorum. Akademik sistem, öyle ya da böyle devam etmeli.
Bazı dostlar yalnız bu şeylerin saçma olduğunu söylemekle kalmamamı, neden yanlış olduklarını ve doğrusunu da yazmamı istiyorlar. Mezar taşıma "bunlarla uğraşırken sekte-i kalpten terk-i dünya eyledi" yazdırmak istemiyorum. Ayrıca bilimsel doğruların böyle bloglardan ya da facebook sayfalarından değil ancak bilimsel kitaplardan öğrenilebileceğine inandığımdan doğrusunu araştırarak öğrenmek size kalmış. Kütüphanelere gidin, konuyla alakalı eğitim almış ve uzmanlaşmış bilimadamlarının kitap ve makalelerini okuyun. Beni de daha fazla delirtmeyin.
1. http://adilyilmaz.blogspot.com.tr/2017/02/bir-muzik-ogretmeninden-tarih-ogrenmek.html
2. https://www.youtube.com/watch?v=58QS2hG_d1M
3. https://www.youtube.com/watch?v=WWegrOH7-O8
4. https://www.youtube.com/watch?v=lrMN-3dAAhk&t=73s
5. http://www.guncelmeydan.com/pano/rize-anadolu-lisesi-neden-kapatilir-mahiye-morgul-t45242.html
6. http://www.sozgazetesi.org/index.php/koese-yazarlari/mahiye-morguel/5223-cifti-bozmak-zeytini-bitirmek
7. http://www.milliiradebildirisi.org/savasacak-genc-adama-ihtiyaci-olanlar-mahiye-morgul/
8. http://www.guncelmeydan.com/pano/rize-anadolu-lisesi-neden-kapatilir-mahiye-morgul-t45242.html
9. http://www.sozgazetesi.org/index.php/koese-yazarlari/mahiye-morguel/5223-cifti-bozmak-zeytini-bitirmek
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
