17 Ocak 2014 Cuma

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-12

Buraya kadar olan kısımda, yazarın yazdıklarını alıntılayıp uzun uzadıya yorumladık. Ancak, görüldüğü üzere kitaptaki hatalar düzeltmekle bitmeyecek gibidir. O nedenle, bundan sonra sadece kısa düzeltmeler yapacağız.

Yazarın Peisistratos Dönemini anlatırken isimlerini geçirdiği Hoplitliler diye bir halk yoktur. [1] Helenlerde, ağır piyadelere Hoplit adı verilirdi.

İskitlerin B. İskender’in ordusunu yendiğine dair verilen bilgi de hem eksik hem de yanlıştır.[2] M.Ö. 331’de İskender Gaugamela Savaşı sonucunda Persleri yenmiş ve ancak İran’a hakim olmuştur. Doğu Seferine M.Ö. 330’da çıkmış ve kaynaklara göre İskitlerle ancak 329-328’de çatışmıştır. Ayrıca, Hint Seferi sırasında da yenilmiştir.

5. yy’da, Herodot’un, Tarih Kitabında bahsettiği bütün ülkeleri gezmesi de olanak dışıdır.[3]

İngilizlere kimse Saxon demez.[4] M.S. 5. Yy’dan itibaren adaya Germen kabileleri Angeller, Saxonlar ve Jutler yerleşmişlerdir. Onlardan evvel adaya Bretagne adı verilirdi. Bu isim de Kelt kabilesi Bretonlardan gelir. Ayrıca daha evvel de belirtildiği gibi Saxon=Saka denklemini de, herhangi bir kanıt olmadığı için, kabul etmiyoruz.

Önceki bölümlerden birisinde 300 yıllık İskit hakimiyetinden söz eden yazar,[5] nedense bir anda Herodotos’un verdiği tarihe döner: 28 yıl![6]

“M.Ö. 5. Yy’da Grek kolonilerinin Karadeniz kıyısında kurulduğu” şeklinde verilen bilgi de yanlıştır.[7] Helen Kolonizasyonu olarak adlandırılan dönem, kabaca M.Ö. 8. Yy ortalarından başlar ve 6. Yy ortalarına kadar devam eder. Ayrıca İskitlerin bölgeye gelişi, yazarın da birçok kere tekrarladığı gibi M.Ö. 9-8. Yy’dır. Bu konularda yazar herhangi bir Eskiçağ Tarihçisiyle konuşsa, yazılanları okusa, böyle fahiş yanlışlar yapmazdı.
Bir bölüm başlığında geçen “Arkeolojik, Dini ve Mitolojik Kayıtlara ve Süsleme Sanatlarına Göre İskit ve Sarmatların Genetik Kompozisyonu”[8] sözü de anlaşılmaz geliyor. Yukarıda sayılanlardan genetik kompozisyon nasıl çıkarılır? Acaba yazar Mitolojik kayıtlara dna testi mi uygulamıştır?


“Kurgan isim olarak inşaat veya yapı anlamına gelir”[10] sözünü de ilk kez duyduğumuzu itiraf edelim. Genel kabul gören şey, kurgan sözünün Korugan’dan geldiği ve korumak sözüyle ilgili olduğudur.

Taur’dan dağ’a geçişte verilen ses değişimleri[11] bize garip gelmekle birlikte, dil bilimcilerin alanına girdiğinden bir şey diyemiyoruz. Belki de doğrudur. Ancak Etrüsk ve Latin dillerinde, dağ anlamına gelen bir Taur sözü yoktur. [12] Klasik dönem Helencesinden geçen Taur sözünün de, dağ değil Boğa demek olduğunu biliyoruz.

Yunan mitolojisinde Hestia, ev ve ocak Tanrıçasıdır. [13]  Ayrıca, Herodot İskitlerin Ares’e adaklarda bulunduğundan da bahseder. Yani sadece “bir heykel açıklaması” yoktur. [14]

Yunan Pantheonundaki Savaş Tanrısı Ares’in adının İskitçe’den geçtiğini de ilk kez duyuyoruz.[15] Hem de Türkçe Yer-sub sözünden. Doğrusu bu derece yüksek seviyedeki bir ilim(!) karşısında diyecek söz bulamıyoruz.

“Kıpçak adına Çin Kaynaklarında M.Ö. 3. Yy’da rastlanması ve bunlardan birisinin Tsyn-cha olduğu[16]” yolundaki bilgi de, ilk bu kitap vasıtasıyla ulaştığımız bir bilgi. Bunu Çince bilen ve konunun uzmanı olan sayın hocalarıma bırakıyorum. Ama yazarın bu tarihten, M.S. 1000 yılı civarına kadar Kıpçaklara büyük askeri zaferler[17] atfetmesini de algılayamadık açıkçası. Çin, İran, Arap, Bizans, Roma ve Rus kaynaklarının hiçbirisinde geçmeyen, yazıtlarda olmayan bu mühim ilmi bilgiye acaba yazar nasıl ulaştı?

Hemen devamında “… o güne kadar kurulmuş en büyük devletlerden birisi olan İkinci Türk Kağanlığını Kıpçaklar yönetiyordu”[18] sözü de garip. Eşine=Eçine ailesinden gelen Gök-Türk Hükümdarlarının Kıpçaklarla ne alakası var? Bu kadar da saçmalık olmaz.

Uygur Kağanı Moyen Çur’un 759’daki ölümünden sonra adına dikilen yazıtın adı Şine-Usu’dur ve yazıtta Kıpçaklardan söz edilmemektedir. Hele ki Kıpçakların Uygurlara 50 yıldır egemen olduğu[19] yolunda bir şeyin yazıtta olmasına olanak yoktur. Zira Gök-Türk Kağanlığı’nın yıkılması sonrasındaki Uygur Kağanlığı dönemi 742’de başlar. Moyen-Çur da, Uygur Kağanlığının ikinci kağanı olarak 747’de başa geçmiştir. Neresinden tutarsanız elinde kalan bu hayaller, bir akademisyenin kitabında ne arıyor?[20]

“Doğu Avrupa’ya göçten hemen önce Kangarların bir kısmı Kıpçakların bir kısmıyla kız alıp verme dolayısıyla müttefik oldu. Böylece bu yeni birliğe Bacanaklar[21] Birliği adı verildi.”[22] Merak ettim, acaba hangi kaynak bunu veriyor? Wikipedia mı? 

Yazarın sözünü ettiği “Peçenek Bulgarları(!) ile Kıpçakların dil ve etnik birliği olmalı ki 11 yy’da Doğu Avrupa Kıpçak Birliği altında birleştiler”[23] sözüne de sadece şunu sormak istiyoruz. Acaba Dernekler Masası’na resmi başvuru yaptılar da yazarda bu birliğin tüzüğü, müracaat belgesi falan mı var?

Ve asıl bombaya geliyoruz: “Türkiye’de özellikle üniversitede okutulan batı kaynaklı bütün tarihler ikiyüzlü ve palavradır! Bizim içimizde de bunların ajanları cirit atmaktadır!”[24] diyen yazara “hadi oradan” demek istiyoruz. Aslında başka şeyler de söylüyoruz ama her söylediğimizi buraya yazacak değiliz. Ancak herkesin haddini bilmesi gerektiğine inanıyoruz. Daha önce de yazdık, Türk Tarihi kimsenin oyuncağı ya da kişisel egosunu tatmin alanı değildir. Hele ki, tarihçi olmayan, tarih disiplinine sahip olmayanlar için saçmalama, bol keseden uydurma alanı hiç değildir. Eğer gerçekten Türklüğe hizmet etmek isteniyorsa, herkesin kendi bildiği işi yapıp diğer tarafını işin uzmanlarına bırakmaları yerinde olacaktır!








[1] Sf. 125.
[2] Sf. 127.
[3] Sf. 127.
[4] Sf. 129.
[5] Sf. 125.
[6] Sf. 137.
[7] Aynı sayfa.
[8] Sf. 138.
[9] Sf. 139.
[10] Sf. 140.
[11] Sf. 141.
[12] Etrüskçe’de Taur mezar demektir. Latince’de ise conlis ya da collis, dağ anlamına gelir.
[13] Sf. 141.
[14] Aynı sayfa.
[15] Sf. 142.
[16] Sf. 145.
[17] Aynı sayfa.
[18] Sf. 145.
[19] Sf. 147.
[20] Gök Türklerle alakalı olarak Prof. Dr. Ahmet Taşağıl’ın, Uygurlarla ilgili ise Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu’nun çalışmalarına bakılabilir. Her iki hocamın da çalışmaları, referans kaynaklardır.
[21] Yani Peçenekler!
[22] Sf. 150.
[23] Sf. 151.
[24] Aynı sayfa.

16 Ocak 2014 Perşembe

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-11

Yazar “Avrasya’da Demir Çağı” başlığını taşıyan bölümde de[1], diğer pek çok bölümde olduğu gibi ve kendi yazdıkları hilafına İskit tarihini ve kurganlardan çıkan eserleri anlatmakta.

Yazar, genel olarak yapılan bir yanlışı burada tekrarlamakta. Altın Elbiseli’nin bulunduğu Esik Kurganıyla Kırgızistan’da bulunan Issık Kul, bizde genelde birbirine karıştırılır. Bir de yazar aynı kurganı anlatırken “Ölü sırt üstü yatırılmış ve başı batıya çevrilmiştir”[2] der. Lakin Esik Kurganında şimdiye kadar ölüyle ilgili ne bir parça kemik, ne de ölü külü bulunmuştur. Yani “ölü” demek bizce anlamsızdır.

Yazar  kurganla ilgili bilgilere devam ediyor: “Issık (yani Esik) Kurganında yapılan Karbon 14 çalışmaları her ne kadar M.Ö. 5. Yy’dan kaldığını göstermekte ise de Jakobsen bunun mümkün olmayacağını, buluntuların en az iki yüz yıl daha eski olması gerektiğini söylemektedir. Yani mezar M.Ö. 700’lerden çok daha önceden kalmadır.”[3] İyi de madem Karbon 14 testleri, kurganın yaşını M.Ö. 5. Yy olarak gösteriyor, kim ve neci olduğunu bu sözlerden anlayamadığımız Jakobsen isimli bilim adamı(?) hangi gerekçelerle bunun tarihini “en az iki yüz yıl önceye” çekmektedir? Yazar adeti olduğu üzere bununla ilgili de bir kaynak göstermemiştir. Ancak kullanılan cümleler akla bazı soruları da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki M.Ö. 5. Yy 499-400 arasındaki tarihi kapsar. Bu tarihten 200 yüz yıl öncesi ise 699-600 arasını anlatır. Durum buyken, yani yazarın ismini verdiği Jakobsen kabaca 700-600 arasını işaret ederken, yazar acaba hangi ilmi gerekçelerle bunu “M.Ö. 700’lerden çok daha önceye” tarihlendirmektedir? Doğrusu merak ediyoruz. Hem de, yukarıda belirttiğimiz gibi kurgandan dna’sı alınıp incelenebilecek herhangi bir örnek de çıkmamışken!

Yine aynı sayfanın sonunda[4] yazar, Bozkır Mezar Kültürünün önemli öğelerinden biri olan, defin sonrası kurganda kesilen ve sonra da üstüne dikilen kurban atları için “boğazlanan” tabirini kullanmakta. Kurban hayvanı için boğazlanmak tabiri bizce şık değil.

Diğer sayfada yazar Hitit Kaya Resimlerinden söz ediyor. [5] Ama biz arkeologlar ve eskiçağ tarihçileri biliriz ki Hitit döneminde kaya resminden değil, kaya kabartmalarından söz edebiliriz. Bu kabartmalar içinde özellikle Konya İvriz’deki ve Yazılıkaya Kutsal Alanındakiler önemlidir.[6] Kısacası Hitit kültüründe kaya resminden değil, kaya kabartmalarından söz edebiliriz.

Devamında yazar şunları söylüyor:[7] “Muhtemelen M.Ö. 3.500’lerde Kafkasya’dan kalkan ve Maykop Kültürünün çocukları olan Basklar ve Hiksoslar M.Ö. 1.700-2.000’lerde tekerlekli arabaları ve atlarıyla muhteşem bir resmigeçitle Anadolu’dan Suriye ve Mısır yoluyla İber’e geçerken tanrılaştırıldılar.”[8] Tabii zaten Mısır’dan İber yarımadası (yani bugün İspanya ve Portekiz’in üzerinde bulunduğu yarımada) iki adımlık yol.

Hemen sonra “Grek kaynakları bugün bile hala İskit ve Sarmat yer simlerini korumaktadır”[9] diyen yazar, bizi bir kere daha şaşırtmakta, düşündürmeye, hem de kara kara düşündürmeye devam etmektedir.

Bir sonraki sayfada[10] Herodot’un Tarih kitabından uyarlanan bir harita verilmiştir.[11] Yazar bu haritanın resim altında “Heredot’a göre M.Ö. 450’de Büyük İskitya” yazmıştır. [12] Ama dediğimiz gibi bu harita İskit haritası değil, dünya haritasıdır. Haritaya dikkat ederseniz, Scythia olarak isimlendirilen alan, bugünkü Ukrayna’nın güneyinde, Don ve Dinyeper nehirleri arasındaki bölgedir. O kadar ki bu haritada Kırım yarımadası bile İskit Ülkesi olarak gösterilmez. Farklı bir isimle, Taurica olarak adlandırılır.

Yazar, İskitlerin batısında Trakyalıların yaşadığını söyler. [13] Trakyalı değil, Traklar. Zira coğrafya halka değil, halk coğrafya’ya ismini vermiştir. Trakya, Trakların yaşadığı ülke demektir.

İskit-Kimmer mücadelesini ve İskitlerin Ön-Asya’yı ele geçirmelerini anlatırken şu satırlara rastlamaktayız: “Kafkaslar yoluyla Anadolu’ya göçen Kimmerlerin yurtlarına yerleşip bir kısmını içlerinde erittiler. Kalanlar İran’a kaçıp Med Krallığına sığındı. Fakat İskitler hem Kimmerleri, hem Med Krallığını yok ettiler hem de Ortadoğu’da çok büyük bir alanı yağmalayarak ta Mısır’a kadar ulaştılar. Üç yüz yıl süren yönetimleri süresince…”[14] Yazar tarihçi olmadığı için belki bilmez ama biz söylemiş olalım: Kronolojisiz tarih olmaz! Kronoloji de sadece yıl, ay belirterek değil olayları bir düzen içinde anlatarak olmalıdır. Yazarın alıntıladığımız ilk cümlesinden sanki “Kimmerler kendiliklerinden göç etmişler ve arkalarından gelen İskitler de onların Anadolu’daki topraklarını ele geçirmişler” gibi bir anlam çıkıyor. Gerçek farklıdır. Kimmerler, İskitlerin baskısıyla Kafkasları geçip güneye inerler. Bu bölgede yaklaşık yarım asır kalırlar. Hem Urartu, hem de bugünkü Azerbaycan topraklarındaki Manna-Mada beyliklerine paralı askerlik yaparlar. Ancak bir süre sonra İskitlerin bölgeye gelmeleri karşısında Kimmerler batıya, Anadolu’ya göçerler. M.Ö. 7. Yy boyunca da Anadolu’da yaşarlar. Med Krallığıysa ancak M.Ö. 7. Yy’ın son çeyreğinde ortaya çıkar. Dolayısıyla da İskitlerin önünden kaçan Kimmerlerin, o tarihlerde olmayan Medlere sığınması diye bir durum da mümkün değildir. İskitlerin Med Krallığını ve Kimmerleri yok etmeleri de, hem Med Krallığının daha ortada olmaması, hem de Kimmerlerin Anadolu’da bulunmaları dolayısıyla olanaksızdır. Kimmerler yaklaşık M.Ö. 590 yılı civarına kadar Anadolu’da kalmış, ancak bu tarihten sonra Lidyalılar tarafından Anadolu’dan çıkartılmışlardır. Medlerse, dediğimiz gibi M.Ö. 7. Yy’ın son çeyreğinde çok güçlenerek Kızılırmak’tan İndus Nehrine kadar uzanan alana egemen olmuşlar, ancak yaklaşık olarak M.Ö. 550 yılı civarında, Persler tarafından ortadan kaldırılmışlardır.[15] Konu hakkında bu derece kesin bilgi vermemizin ana sebebi, Y. Lisans Tezimizin konuyla alakalı olması dolayısıyladır.

Gelelim İskitlerin bölgede üç yüz yıl hakim oldukları sözüne. Biz bölgeyle ilgili çalışmalarımızın sırasında, eski yeni, yerli yabancı hiçbir kaynakta bu tarihi ne gördük, ne duyduk. Herodot Tarihinde İskitlerin 28 yıl boyunca bütün Ön Asya’ya hakim olduklarını, ancak Medlerin komplosu neticesinde bu hakimiyetlerinin sona erdiğini söyler. Bunun dışında elimizde herhangi bir yazılı kaynak, maalesef, yoktur. O halde yazar bu üç yüz yıl sonucuna nasıl ve nereden ulaşmıştır? Tarih, hele ki Türk tarihi bu kadar hafife alınacak bir alan mıdır?  Ciddiyet, biraz ciddiyet.  





[1] Sf. 119.
[2] Aynı sayfa.
[3] Sf. 119-120.
[4] Sf. 120.
[5] Sf. 121.
[7] Hititlerle ne alakası vardır denmesin. Kitabın geneli, bu şekilde alakalı alakasız konuların harmanı.
[8] Sf. 122.
[9] Sf. 123.
[10] Sf. 124.
[11] Harita: 3.
[13] Sf. 124.
[14] Sf. 125.
[15] Ayrıntılı bilgi için Herodotos Tarihine bakabilirsiniz. 

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-10

Bir önceki yorumumuzda alıntı yaptığımız paragrafın[1] devamında yazar, nedense konuyu M.S. 11. Yy’daki Türk göçlerine ve dönemdeki Anadolu nüfusuyla ilgili tartışmalara kadar getirir.[2]  Bu bölümdeki sonuç kısmına, yani Türk fetihleri sırasındaki Anadolu nüfusunun haddinden fazla abartıldığına biz de katılıyoruz. Ancak dediğimiz gibi, paragrafın önceki bölümüyle bu bölüm arasında konu açısından bağlantı kurmakta zorlanmaktayız.

Bir diğer paragrafta[3] yazar yine isim ya da kaynak göstermedenHintli, Rus ve Japon arkeologların yaptığı çalışmaların kendi fikirlerini ne kadar da desteklediği anlatmakta. Burada geçen “Rus arkeolog ve dilcileri …… burada tutunamayarak İran içlerine geçerek Mittani medeniyetinin yıkılışında yer aldığını ispatlamışlardır” sözüne de itirazımız olacaktır. İsimsiz, cisimsiz Rus arkeolog ve dilcileri geçtik, ama İran içlerinde bulunan bir Mitanni medeniyetini daha evvel işitmemiştik. Bölge hakkında çalışıyor olmamız hasebiyle, bu konuda söz sahibi olduğumuzu düşünüyoruz ve soruyoruz: İran içlerinde bir Mitanni Devleti ya da medeniyeti kurulmuş mudur? Kurulmuşsa ne zaman ve kimler tarafından, hangi tarihlerde kurulmuş ve yıkılmıştır? Bahsedilen grubun İran içlerine göçüyle ilgili arkeolojik ve tarihi kaynaklar var mıdır? Varsa nelerdir? Öyle ya, Mitannilerin bilinen tarihi yaklaşık olarak M.Ö. 1.500-1.300 tarihleri arasındadır. Halkının Hurri, yöneticilerininse Hint-Avrupalı oldukları söyleniyor. Ve asıl önemlisi, yerleştikleri alan Kuzey Suriye ve Güney Anadolu. Yani İran değil!

Yazar bir başka yerde de “M.Ö. 800’lü yıllardan itibaren Sakalar’ın Hükümdar ailesi olan Şu’lardan” bahsediyor. [4]  Şulardan bahseden en eski kaynak, Divan-ı Lugat-it Türki’dir. İskender’in Asya’yı istilası sırasında Fergana Bölgesinde hakim olan Şu Türklerinden ve hanları Şu Kağan’dan bahseder. Ama bunların Sakalarla alakasından bahsetmez. Togan’a göreyse bu destan İskender’in istilası döneminden çok dahaönceye aittir. Her neyse ama kaynaklarımızın hiçbirisinde Saka Hükümdar Sülalesi olan Şular’dan bahsetmiyor. Hele M.Ö. 800’lerden itibaren böyle bir şeyin şimdiye kadar hiç bilinmemiş, yazılmamış, çizilmemiş olması çok enteresan. Geçelim.

Hemen akabinde muhteşem bir mantık silsilesi görüyoruz: “İskit kelimesini etimolojik olarak inceleyebilmek için Yunan El Yazmalarının okunuş özelliklerini bilmek gerekir” ve sıkı durun “Bunun için de Rusça ve İngilizce şarttır!”[5] Lisans eğitimimiz sırasında aldığımız Klasik Yunanca eğitimimiz sırasında, hocamız bize hiç böyle şeyler söylememişti. Eğer söylemiş olsaydı, Helenceyi İngilizceyle çözümlerdik. Tabii o zaman derslerimizden, sınavlarımızdan nasıl bir sonuç alır, hocamızın gözünde ne duruma düşerdik bilemiyoruz tabi.  Yahu en az 2.500 yıldır yazılı kaynaklardan, ki o kaynaklar el yazmaları değil yazıtlardır, takip edebildiğimiz Helence nere, ilk kayıtlarına M.S. 9. Yy’da ulaşılan Rusça ve neredeyse 15. Yy’da oluşan İngilizce nere? Helenceyle bu iki dilin ne tür bir ilgi ve alakası olduğunu anlayabilen varsa bize de açıklasın. En azından bir merakımızdan kurtuluruz.

Devamında “Bizim prehistoryacılarda[6] sağolsunlar İskit’i İngilizce’den Türkçe’ye çevirdiklerinden kelime aynen İngilizce okunuşuyla veriliyor” diyerek Prehistoryacıların günahını aldığının farkında mı acaba? Zira prehistorya kabaca yazının icadından önceki dönemleri konu alan bir ana bilim dalıdır. Tarihsel bakımdan İskitlerle ilgilenen dal Eskiçağ Tarihi’dir. Arkeoloji bilimi açısındansa Klasik Arkeolojinin dönemine girer.

Aynı paragrafın devamında “Terim’in eski Yunancası bilinmiyor ama!” diyen yazar, bir sonraki paragrafta “İskit kelimesi ise Heredot’un[7] kitabında Σκυθής şeklinde yazılır ve Skuzes demektir” diyor. Bu mantıkla Herodot, 20. Yy yazarı oluyor. Öyle ya, hem M.Ö. 5. Yy’da yaşadığını bildiğimiz Herodot’un kitabındaki bir yazımdan bahsedip hem de o kelimenin eski halini bilmediğimizi iddia etmek garip değil de nedir? Ayrıca yazar, Yunan alfabesindeki θ (Theta) harfinin (z) olarak okunduğu kanısına nereden varmış? Herhalde yazar, bunu çözümlemek için Rusçaya danıştı!

Yazar bundan sonra Kimmer ve İskit isimlerinin etimolojisinden bahsettikten sonra “Böylece Türklerin kadim tarihten beri aynı isimle adlandırıldığı çıkıyor ortaya. Guz, Oğuz, Uz, Uts ve Got bunlardan birkaçıdır” der ve böylece Almanca’nın değişik bir lehçesini konuşan, 15. Asıra kadar da Kırımdaki varlıkları takip edilebilen Gotların Türklüğünü, ölmez delillerle(!) ispatlamış(!) oluyor. Biz de buna bilim diyoruz!





[2] Sf. 117.
[3] Sf. 117.
[4] Sf. 118.
[5] Sf. 118.
[6] -da ayrı yazılır ama dizgi hatası deyip geçelim.
[7] Tabii Heredot değil Herodot olacak. 

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-9

İki sayfaya yayılmış bulunan bir paragraf dikkatimizi çekiyor.[1] Ancak bu paragraf iki sayfaya yayıldığı gibi, birbirinden 180 derece farklı, iki ayrı konuyu anlatması sebebiyle parça parça incelenmek zorundadır. İlk kısmı alalım: “Bütün kaynaklar M.Ö. 1.500-800 yılları arasında meydana gelen ve sebebi tam bilinmeyen yıkım ve kargaşa dönemi (Karanlık Dönem) sonunda Yakın ve Orta Doğu’daki, Doğu Akdeniz ve Mezopotamya’daki bütün krallıkların yıkıldığını, halkın talan ve çapuldan canını kurtarmak için buraları terk ettiğini, hatta Minoa/Miken bile bu yüzden çöktüğünü söylemektedir. Arkeolojik bulgular ve genetik çalışmalar bu anılan bölgelere en az 500 yıl boyunca kimsenin yerleşmediğini göstermektedir.”[2] Yazarın varlığından bahsettiği Karanlık Çağlar, iddianın aksine M.Ö. 1.500’lerde değil 1.200’lerde başlamıştır. Bu felaket dönemine neyin yol açtığı tam olarak bilinemese de, özellikle son yıllarda yapılan araştırmalar Ege Denizinde bulunan Thera Adasındaki yanardağ patlamasının etkisi olduğu düşünülmektedir. Batı Anadolu’da bulunan antik yerleşimlerde, o döneme ait deprem izleri ve kül tabakasının bulunması da bunu doğrulamaktadır. Patlamanın yol açtığı iklim değişikliği neticesi, kuzeyde bulunan halklar güneye inmiştir. Mesela önce Yunan anakarasındaki Mikenler, Girit adasındaki Minos Uygarlığını ortadan kaldırmışlar, Troia’yı yıkmışlardır. Takriben 1 asır sonra ise, Dorlar güneye inip Miken uygarlığını ortadan kaldırmışlardır. Dorlar Yunanistan’a inerken, Frig ve Bithinler gibi Balkan kabilelerinin de boğazlar üzerinden Anadolu’ya girdikleri ve Hitit Devletini yıktıkları düşünülmektedir. Bunun üzerine Hitit halkı güneye, Toroslar’a çekilmiş ve Kuzey Suriye’ye kadar uzanan bölgede “Geç Hitit Devletleri” adı verilen çeşitli beylikler kurmuşlardır. Mısır kaynaklarında “Deniz Halkları” adı verilen bir diğer istilacı grup, Doğu Akdeniz kıyısında bulunan uygarlıklara saldırmışlar, ancak Mısır önlerinde zorlukla durdurulabilmişlerdir.[3] Bölgedeki bütün krallıkların yıkılması bilgisi de gerçek dışıdır. Zira Asur ve Mısır gibi iki büyük ve köklü devlet sağlam şekilde ayakta kalmıştır. Hititler güneye göçerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yazarın Minoa dediği Minos olsa gerektir. Minoa/Miken yazarak ikisini bir olarak gördüğünü a da düşündüğünü varsayabiliriz. Ancak gerçek bu şekilde midir? Elimizdeki arkeolojik verilerin hiçbirisi bu yönde değildir. Girit adasındaki Minos uygarlığı, Miken uygarlığına göre daha gelişmiş bir durumdaydı. Biz bunu seramik ve mimari örneklerinden anlıyoruz.[4] Miken’in Minos’u yıkması sonucunda, Minos’a ait pek çok şey Miken tarafından kullanılmaya çalışılmıştır.  





 
Resim. 1. Minos Seramiği[5]


Resim. 2. Miken Seramiği [6]

Yukarıda da değindiğimiz üzere Miken, Minos kültürüne ait gelenekleri kendisi kullanmak istemiştir. Ancak fotoğraflarda da görüleceği üzere bunda çok da başarılı oldukları söylenemez. Bunu da arkeoloji eğitimi alan herkes rahatlıkla fark edebilir. Ama doğru, yazarımız arkeolog değildi öyle değil mi? Geçelim.
Aynı alıntıda geçen “Arkeolojik bulgular ve genetik çalışmalar bu anılan bölgelere en az 500 yıl boyunca kimsenin yerleşmediğini göstermektedir”[7] sözü de düzeltilmeye muhtaçtır. Madem yazarın iddia ettiği gibi bu bölgelere 500 yıl boyunca kimse yerleşmedi, o zaman Dorları, onların önünden Ege Adaları ve Batı Anadolu’ya yerleşen Akhaları, Balkanlardan gelerek Anadolu’ya yerleşen Bithyn ve Frigleri bu tablonun neresine koyacağız? Hoş, yazara göre Akhalar ve Dorlar da protoTürk. Bu düşünceyle yazarın Bithyn ve Frigleri de protoTürk, hatta birkaç yerde ifade ettiği şekliyle protoTürkmen olarak kabul ettiğini varsayabiliriz. Aslında böyle bir gülünç hikayeyi ancak yok sayabiliriz!




[1] Sf. 116-117.
[2] S. 116.
[4] Bkz. Bir sonraki sayfa. Fotoğraf 1-2.
[5] Herakleion Müzesinde (Girit) bulunan Minos seramiği. Knossos Sarayında bulunmuş olup M.Ö. 1.500 civarına tarihlendirilmiştir.
[6] Krater tipli seramik. British Museum’da bulunmakta olup yak. M.Ö. 14. Yy’a tarihlendirilmektedir.
[7] Sf. 116.

15 Ocak 2014 Çarşamba

BİR KİTAP ELEŞTİRİSİ: TÜRK’ÜN GENETİK TARİHİ-8

Yazar, özellikle Kafkaslardaki milletlerin genetik yüzdelerini verdiği kısımda[1] Kazak, Kırgız, Hakas, Uygur, Kumuk ve Karakalpakların yanında Karluk, Peçenek ve Avarları da vermiş. [2] Yahu bugün yeryüzünde kendisine Peçenek ya da Karluk diyen mi var? Bu eski boy yapılanmaları biteli 1.000 (bin) yıl olmuş. Acaba yazar, bu boylara mensup Türklere mi rastladı? Tabii yazarın, bu boylar yanında Çeçenleri de bu listeye katmış olması da ayrıca ilginç. Listedeki Avarlardan kastı da herhalde tarihte Avarlar değil, bugün Dağıstan’da yaşayan Avarlar olacak. Her ne ise, yazarın bu Kafkasya ilgisi herhalde önsözde de belirttiği aile kökleriyle alakalı bir durum olmalı. Geçiyoruz…

Bir sayfada “Lolan güzeli ve güzeller güzeli Alangoya’nın bulunduğu Hyahe Kurganları erken dönem Uygur Kültürü’nün malıdır ve tarihi M.Ö. 3.000 yıllarıdır”[3] deniyor. Bu cümledeki hataları birkaç maddede vermek istiyoruz.
1.      Lolan Güzeli adı verilen mumyanın tarihi yaklaşık olarak M.S. 2. Yy olarak veriliyor.[4] [5]
2.      Yazarın Alangoya sözüyle neyi ya da kimi kastettiği anlaşılamıyor. Eğer Lolan Güzeli olarak bilinen mumyayı kast ediyorsa bu ismin nereden çıkarıldığını sormak isteriz. Yok, Lolan Güzelini değil de, Tanrı Dağlarında bulunan Alagou mumyalarından söz ediyorsa, onların da tarihi günümüzden 2.700 ya da 2.800 yıl kadar öncesine tarihlendirilmiştir.[6]
3.      Yazarın verdiği tarihse tam bir komedi özelliği taşımaktadır. M.Ö. 3.000’lerde Eski Uygur Kültürü. Geçen asırda Jemas Churchward’ın rüyalarında anlattığı, son 10 yıl içindeyse bizdeki bazı amatör heveskarların sıklıkla dile getirdiği bu konunun saçmalığı bir taraf, bizim için asıl üzücü olan nokta bir akademisyenin, akademisyen kimliğiyle yazdığı bir kitapta, delilsiz, belgesiz bu saçmalığa ortak olmasıdır. Geçiyoruz…

Devamında kaynak gösterilmeyen başka bir masala (pardon sav’a) rastlıyoruz. “…Keltler Türk kökenlidir! Çünkü R1b’lidirler! Biz demiyoruz bunu Avrupalı, “Keltler muhtemelen bir Sakson aileden türemedir ve Orta Asya kökenlidir” diyor”.[7] Burada duralım. Keltlerin, tarihte kendilerinden sonra ortaya çıkan ve bir Germen kabilesi olan Saksonların, hem de bir ailesinden türediğini söyleyen kim? Hangi Avrupalı bilim adamı söylüyor bunu?  Tanrı aşkına, Anadolu’dan İrlanda’ya kadar uzanan uçsuz bucaksız alanda, özellikle M.Ö. 4. Ve 3. Yy’da egemen olan Keltler nasıl olur da bir aileden, hem de kendilerinden sonra tarih sahnesine çıkan bir soyun ailesinden oluşur? Bunun akılla, mantıkla izah edilebilir bir tarafı var mıdır?

Devamındaysa “Ayrıca Sak-Saka kelimesi İngilizce’de ve Keltçe’de bile bulunmaz. Ama İskit-Saka Türk dilinde bulunur. Sakaların adı zamanla SAX/SAXSON şeklinde değişmiştir” diyor ve ekliyor “Ne yapsın Avrupalı? Aslını inkâr mı etsin?”[8] Şimdi bu sözlerin neresinden tutalım? Sadece ses benzerliklerine dayanarak yapılan teorinin gülünçlüğüne mi değinelim? Yoksa hep söyleye geldiğimiz delilsiz, belgesiz tarih nasıl yazılır diyerek saçımızı başımızı mı yolmalı? Ya isimsiz, cisimsiz Avrupalıların ağzından söylenen sözler? Offff, of!  Deli olmak işten bile değil.

Sadece şunu söyleyip bu kısmı kapatmak istiyorum. Sak-Saka kelimesinin Türkçe’de bulunması kadar doğal bir şey olamaz zira Türkçe. Saxon sözünün İngilizce ya da Keltçe’de olmaması da doğal. Çünkü Saksonları inceleyen herkes görecek ve bilecektir ki, Saksonlar bir Germen kabilesidir. Bugün hala Almanya’da bir eyalet Saxonya adını taşımaktadır. [9] Bir de buradan etimolojisini yapmak daha sağlıklı sonuçlar verir sanırım.




[1] Sf. 113-114.
[2] Sf. 114.
[3] Sf. 115.
[5] İnternette son dönemde dolaşanYeni bazı haberlerde, tarihleme olarak M.Ö. 2. bin yıl başları verilmekte.
[6] Aynı kaynak. Sf. 2.
[7] Sf. 116.
[8] Sf. 116.
[9] Almancası Sachsen!